Sağlık Köşesi

Suda Doğum

Son yıllarda birçok ülkede alternatif doğum yöntemlerinden biri olan “Suda Doğum” gebelere bir doğum seçeneği olarak sunulmaktadır. Suda doğum; bebeğin su altında doğumu anlamına gelmektedir. İlk suda doğum 1805 Fransa’da gerçekleşmiş olup, sonrasında Rusya’da başlamış, 1970’li yıllarda Dr. Michel Odent’in doğum havuzlarını kullanması ile tüm dünyada yaygınlaşmıştır. Türkiye’de ise ilk suda doğum 1993 yılında gerçekleşmiştir. Doğumun birinci ve ikinci evresinde kullanılan suyun doğum ağrısını azaltma , doğum süresini  kısaltma, epizyotomi ve perineal yırtıkları azaltma ve anne  memnuniyeti  artırma gibi yararları olduğu bilinmektedir. Öte yandan, suda doğumun anne ve bebek üzerindeki risklerine ilişkin özellikle pediatri derneklerinin yayınları  bulunmakta olup, bunun diğer doğum seçeneklerinden daha fazla olmadığı, bu konuda daha  fazla çalışmaya ihtiyaç duyulduğu bildirilmektedir. Amacımız; doğum ağrısı yönetimi çerçevesinde suda doğum hakkındaki güncel ve kanıt temelli bilgileri okuyuculara aktarmaktır. Suda doğumun; şartlar hazırlanıp, uygun vakalar seçildiğinde gebelere sunulabilecek doğal bir yöntem olduğu açıktır. Ülkemizde sınırlı olan suda doğum imkanlarının yaygınlaştırılması gerekmektedir

TANIM

     Yaşam kaynağı olan su, rahatlık, temizlik ve huzur anlamlarına gelir. İnsanın su ile birlikteliğinin en iyi örneklerinden olan, uterusta amnion sıvısı ile dolu bir ortamda yaşama başlayan üç günlük embriyonun %97’si, yetişkin bir insan vücudunun ise %50-70’i sudan oluşur.

    THALES tarafından da vurgulandığı gibi “ her şeyin özü olan suyun”Hidroterapi (su ile tedavi) amacı ile gevşetici ve rahatlatıcı etkileri nedeni ile uzun yıllardır alternatif  bir doğum  yöntemi olarak  gebelere seçenek olarak sunulmaktadır. Bu kapsamda suda doğum (water birth); doğumun herhangi bir evresinde gebenin suda bulunması veya su içinde doğumunu gerçekleştirmesi anlamında kullanılmaktadır.Öte yandan suda doğum; bebeğin  su  altında doğumu  anlamına  gelmekte olup,suda doğan bebeklere de su bebekleri (water baby) denilmektedir. Suda gerçekleştirilen doğumlar, hastanede ya da evde özel kurulanhavuz veya küvetlerde yapılmaktadır.

TARİHÇE

İnsanlar ilk çağdan itibaren suyun terapötik etkisinden faydalanmışlardır. Hidroterapi özellikle ağrıları azaltma ve rahatlama amacı ile birçok hastalığın tedavisinde kullanılmıştır.  Bu etkinin normal doğumlarda da kullanılabileceği fikri de oldukça eskilere dayanmaktadır. İlkel toplumlarda kadınların nehir ve göl kenarlarında doğum yaptıkları, eski Yunan ve Mısır, Pasifik adalarında suda doğum hikayelerinin anlatıldığı, Mısır’da ise suda doğum tasvir eden kaya resimlerinin olduğu bilinmektedir. Londra’da 1723 yılında basılan “Water Cures (Su ile Tedavi)” adlı kitapta da suyun doğum esnasındaki faydalarından bahsedilmektedir.

 İlk suda doğum 1803’de Fransa’da, kırk sekiz saat süren bir doğumda annenin rahatlamak için sıcak banyoya girmesi ve burada doğumun olmasıdır. Bu doğum “Societe of Practical  Medicine of  Montepoellier”   de rapor edilmiştir. Bu konudaki ilk bilimsel çalışmalar ise 1960’lı yıllarda  Rus Igor Tjarkovsky ile başlamış ve Erik Sidenbladh’ın  suda doğum ve suda eğitim alan çocuklar ile ilgili  “Water Babies: A Book About Igor Tjarkovsky and  His Method  for Delivering  and Training Children in Water” adlı kitabı çok ilgi çekmiştir. 1970’li yıllarda Fransız Dr. Michel Odent’in hastane ortamında doğum havuzlarını kullanması ile de yaygınlaşmıştır. Konu ile ilgili ilk makale 1983 yılında Odent tarafından Lancet dergisinde yayınlanmıştır.Yine Fransa’da Dr Frederick Leboyer’in “Birth Without Violence-Şiddetten Uzak Doğum” vurgusu ile yenidoğanın doğum travması  ve  korkusu  olmaksızın  dünyaya  gelmesinde  ön koşul olan doğumun sessiz bir atmosferde ve sıcak bir ortamda  gerçekleşmesinin  önemi  vurgulanmış  olup; Amerika’da, 1985’li yıllarda Dr. Michael J. Rosenthal Kaliforniya’da bir  suda doğum merkezini kurmuştur. Amerika’da suda doğumun popüler olmasının ardından 2004 yılında, ABD Gıda ve İlaç İdaresi (FDA) taşınabilir doğum havuzlarını tıbbi cihazlar kategorisinde sınıflandırmış, standartları belirlemiştir.  Öte yandan, İngiltere’de Genel Sağlık Komitesi Birliğinin  “Her doğum servisinde bir doğum havuzu olması gerektiği” yolundaki önerileri ile geniş çaplı araştırmalar başlatılmış olup, 1994 yılında, Kadın Hastalıkları Royal Koleji (RCOG) ve Ebeler Royal Koleji (RCM) tarafından suda doğum protokolleri yayınlanmış olup, halen güncellenerek kullanılmaktadır.

Günümüzde başta İngiltere olmak üzere Avrupanın birçok ülkesinin yanı sıra, Kanada, Brezilya, Avusturalya ve Yeni  Zelanda  gibi  birçok  ülkede  suda doğumun uygulandığı bilinmektedir. Amerika’da Barbara Harper’ın başını çektiği suda doğuma ilişkin “Gentle Births Choices” adlı kitap ve DVD’ler yayınlamıştır. İngiltere’de ise Aktif Doğum Hareketi’nin de kurucusu olan Janet  Balaskas suda  doğumun yaygınlaşmasında önemli rol almıştır.Türkiye’de ilk suda doğum 1993 yılında İstanbul’da gerçekleşmiştir.Sonraki yıllarda ülkemizde bazı özel hastanelerde hekim ve ebeler suda doğumu ailelere bir seçenek olarak sunmuş olup; kamu hastanelerindeki ilk suda doğum uygulamasının ancak 2005 yılı itibari  ile “Sağlık Bakanlığı Zekai Tahir Burak Kadın Sağlığı Eği- tim ve Araştırma Hastanesinde” kurulan “Suda Doğum” ünitesi ile başladığını görmekteyiz. İlaveten, küçük bir ilçe hastanesi olan Akçakoca Devlet Hastanesinde de suda doğum havuzlarının kullanılması ile ilgili haberler basında da yer almıştır. Bunu suda doğum konusunda bilgi ve becerisi olan bir hekimin göreve başlamasına bağlayabiliriz. Bu da bize suda doğumla ilgili bilgi ve deneyimi olan hekim ve ebe/hemşirelerimizin sayısı artıkça daha nazik daha güzel doğumlar olabileceğini ve suda doğum sayısının artabileceği fikrini vermiştir. Suda doğumla ilgili ilk bilimsel makale ülkemizde Zekiye Karaçam tarafından kaleme alınmıştır. Ardından 1999 yılında Marmara Üniversitesinde Prof. Dr.  Nuran Kömürcü danışmanlığında İlknur Ovalı Yıldızoğlu tarafından yüksek lisans çalışması tamamlanmıştır. Öte yandan suda doğum oranlarına bakıldığında; İngiltere’de doğumların yaklaşık %1’inin suda gerçekleştiği, Amerika Birleşik Devletleri istatistiki verilerinde yer almadığı için suda doğum oranı bilinmemekle birlikte, 2001 yılında ABD’de yapılan araştırmada en az 143 doğum merkezinde suda doğum seçeneğinin bulunduğu bildirilmektedir. Yine ABD’de  2009’da yapılan pilot suda doğum programları sonrası 2010’da yaklaşık 250 hastanede yapıldığı Kadın Sağlığı konferansında sunulmuştur. Benzer olarak İngiltere’de suda doğuma ilişkin 1992 yılında yayınlanmış olan rapor (Winterton Report) ile tüm doğum kliniklerinin suda doğum uygulamasına uygun hale getirilmesi öngörülmüş olup, günümüzde yaygın olarak kullanılmaktadır. İngiltere’de Nisan 1994 ile Mart 1996 tarihleri arasında yapılan bir çalışmada suda doğum oranı %0.6 olarak bulunmuş olup bunun %9’u evde doğumdur. Bu bağlamda bir doğum merkezi, doğum sırasında su kullanan kadınların %80’e vardığını rapor ederken diğeri bu oranı %79 olarak belirtmektedir. Verilerden anlaşılacağı üzere doğum sırasında su kullanımında geniş bir değişkenlik olduğu  görülmektedir. Ülkemizde sağlıklı bir istatistik veriye ulaşmamakla birlikte Ankara Zekai Tahir Burak Hastanesinde bugüne dek   beş yüze yakın suda doğum  olduğu tahmin edilmektedir.

AVANTAJLARI

Doğumda suyun kullanımının pek çok avantajı vardır. Bu avantajlar, anne, bebek, ailenin diğer üyeleri üzerine

olan olumlu etkiler olarak sıralanabilir. Literatürde suda doğuma ilişkin yapılan kanıt temelli en kapsamlı çalışmalardan biri Cluett and Burns Cochrane veri tabanını kullanarak yaptığı 3243 kadını içeren sistematik derlemesidir. Burada incelenen çalışmaların dokuzunda doğumun birinci evresinde erken ve geç sudan yararlanma ile ilgili çalışma yapılmış, iki tane- sinde birinci ve ikinci evrede suda doğum kullanılmış, bir tanesinde ise ikinci evrede suda doğum ile kontrol grubu karşılaştırılmıştır. Elde edilen sonuçlar; suda doğum uygulamasının, vajinal doğuma göre epidural, spinal veya paraservikal analjezi gereksinimini anlamlı derece azalttığı, doğumun birinci evresinin süresini kısalttığı anne memnuniyetini artırdığı, hiçbirinde mortalite ve morbidite  veya  respiratuar  komplikasyonların  görülmediği, suyun maternal ve yenidoğan enfeksiyonunun da herhangi bir artış yapmadığı, yenidoğanın 5. dakika Apgar skorunda herhangi bir fark görülmediği belirtilmektedir.

 Yine ilk dokuz randomize kontrollü çalışmada  perineal travma, yırtık, müdahaleli doğum ya da sezaryen açısından yapılan meta analizde kontrol grubuna oranla farklılık olmadığı, doğumun birinci evresinde yararlanılan suyun ya da suda doğumun fetüs, yenidoğan ve gebe üzerine oluşabilecek olumsuz etkileri arttırdığına ilişkin hiçbir kanıt olmadığı bildirilmiştir. Son olarak, doğumun üçüncü evresinin suda geçirilmesine ya da farklı tipteki havuz ve küvetlerin kullanımının değerlendirilmesine ilişkin hiçbir çalışmaya rastlanmadığı belirtilmiştir.

Benzer şekilde, Liu ve ark. tarafından yapılan çalışmada doğumun birinci evresinde suda doğum uygulaması yapılan gebeler ile geleneksel doğum yapan gebeler, ağrı (VAS) puanı, doğum şekli, kanama miktarı, Apgar skoru, yenidoğanın yoğun bakıma alınma durumu, postpartum 42. günde pelvik taban disfonksiyonu ve stres üriner inkontinans (SUI) semptomları açısından karşı-laştırılmıştır. Elde edilen sonuçlar, doğumun birinci evresinin suda geçirilmesinin, ağrıyı azalttığı (3 cm servikal dilatasyondan sonraki 30. ve 60. dakikada), sezaryen oranını  düşürdüğü,  postpartum  42.  günde  SUI semptomlarını azalttığını göstermiştir. Apgar skorları ile maternal  ve neonatal kültür  sonuçlarının ise  her  iki grupta benzer bulunmuştur. İsviçre’de 513 kadın üzerine yapmış oldukları prospektif gözlemsel çalışmada da, suda doğum yapan, birinci evrede suda kalan ve vajinal doğum yapan olmak üzere üç ayrı grupta, maternal ve fetal enfeksiyon oranı, obstetrik sonuç parametreleri ve ilgili laboratuvar parametreleri karşılaştırılmıştır. Anne ve yenidoğan enfeksiyon oranının, Apgar skoru, arteriyel ve venöz pH, yenidoğan yoğun bakım ünitesine kabul oranı gibi diğer fetal sonuç  parametreleri  ve  laboratuar parametrelerinin gruplar arasında anlamlı bir farklılık göstermediği  ve maternal enfeksiyon saptanmadığı gözlenmiştir. Obstetrik sonuç parametrelerinde ise: daha az analjezi kullanımı, doğumun birinci ve ikinci aşamasının kısalması, suda doğumda epizyotomi oranının az görülmesi gibi olumlu sonuçlar saptanmıştır. Sonuç olarak; suda doğumun, geleneksel doğuma alternatif değerli bir seçenek olduğu, maternal ve fetal enfeksiyon oranı açısından geleneksel doğumla karşılaştırılabilir olduğu belirtilmiştir. Yeni  Zellanda’da suda doğum  yapan kadınların hikayelerinin analiz edildiği bir çalışmada, suda doğum yapan kadınlar, suyun kendilerini gereksiz müdahalelerden koruduğunu, kendilerine özel alan yarattığını, bir yalıtım görevi gördüğünü, hareket özgürlüğü sağladığını, kendilerini konforlu,  rahat hissettirdiğini,  doğum ve doğum ağrısına karşı olan korkularını azalttığı, ağrı ile baş edebildikleri ve odaklanabildikleri ve kendi kendilerine doğum yapabildiklerini ifade etmiştir. Ülkemizde suda doğuma ilişkin yapılan çalışmada ise, konvansiyonel vajinal doğum ve epidural analjezi ile vajinal doğum yapanlarla kıyaslandığında; suda doğuranlarda, doğumun özellikle 2. ve 3. evrelerin çok kısalmış  olduğu,  VAS  skorlarının  düştüğü,  analjezi  ve oksitosin ihtiyacınnın belirgin olarak azaldığı, epizyotomi oranın daha düşük bulunduğu bildirilmiştir.

   Bu çalışma sonuçlarını incelediğimizde anneye ve bebeğe yönelik olumlu etkileri şu şekilde sıralayabiliriz;

ANNEYE YÖNELİK AVANTAJLARI

ANNEYE YÖNELİK AVANTAJLARI

Doğumda kullanılan ılık su, kasları gevşetmekte, adrenalini düşürüp, endorfin hormonunun açığa çıkmasına ve yükselmesine  neden  olup, ruhsal rahatlama sağlamaktadır. Kasların  gevşemesi, hormonların  değişimi,suyun kaldırma kuvvetinin birleşimi ile uterusa giden kan miktarı artmakta, uterusun kasılmaları daha az ağrılı olmaktadır. Bu durum, doğum eyleminde uterusun daha iyi kasılmasına, doğum sürecinin daha kısa olmasına ve anne  memnuniyetinin  artmasına  yol  açmaktadır.

Bu olumlu etkileri sıralayacak olursak;

  • Ilık su içinde perine rahat gevşer, doğum süresi kısalır.
  • Suyun kaldırma kuvveti  etkisi,  annenin  vücut ağırlığını azaltır.
  • Su içinde hareket özgürlüğü ve pozisyon değiştirme olanağı sağlar.
  • Doğum ağrıları ile  daha rahat baş edilebilir ve kadın ağrıları daha az hisseder.
  • Doğumda ilaç/analjezi kullanımı ve müdahaleler azalır.
  • Doğuma odaklanması kolaylaşır.
  • Epizyotomive  perineal hasar  görülme oranı azalır.
  • Anne rahatlığı ve memnuniyeti artar.
  • Gebenin doğuma aktif katılımı sağlanır.
  • Sezaryen oranları düşer.
  • Gebe ile eşi özel, yeni olumlu bir doğum deneyimini paylaşır.

BEBEĞE YÖNELİK AVANTAJLARI

  • BEBEĞE YÖNELİK AVANTAJLARI
  • Suda doğum anne gibi bebeği de olumlu olarak etkiler.
  • Bebek uterus içindeki ılık su kesesinden ılık su havuzunda annesinin kollarına yumuşak bir geçiş yapar. Kendini güvende hisseder. Annenin rahat doğumu, bebeğinde rahat doğmasını sağlar.
  • Anne karnında amnion sıvısı içindeki bebek, tekrar sıvı ortama ve annesinin kollarına  geldiğinden dolayı terk edilmişlik ve panik duygusu yaşamaz.
  • Bebek ilaç ya da müdahaleli doğumların yan etkilerinden korunmuş olur.
  • Yer çekiminin suda azalması, annenin oturarak doğum yapması, akıcı bir doğum yaşanması  bebeğin beyin hücrelerinin zarar görmesini engeller.

Anne, baba, diğer kardeşler dahil tüm aileyi etkileyen olumlu bir doğum deneyimi ,bebeğin hayatını da pozitif yönde etkiler.

DEZAVANTAJLARI

Literatürde yapılmış olan bazı çalışmalar suda doğumun anne ve yenidoğan açısından potansiyel komplikasyonları olabileceğini vurgulamaktadır. Bu olumsuz etkileri sıralayacak olursak;

ANNEYE YÖNELİK DEZAVANTAJLARI

  • Annede hipertermi, dehidratasyon
  • Enfeksiyon
  • Postpartum kanama
  • Su embolisi

BEBEĞE YÖNELİK DEZAVANTAJLARI

  • BEBEĞE YÖNELİK DEZAVANTAJLARI
  • Solunum güçlüğü, Konvülziyon, Hipoksik iskemik ensefolapati
  • Neonatal enfeksiyonlar (Su ile bulaşan)
  • Fetal taşikardi, hipertermi
  • Neonatal polisitemi, hiponatremi
  • Kord rüptürü (neonatal hemoraji ile birlikte)
  • Su yutma/boğulma
  • Fetal/neonatal ölüm

Özellikle pediatri hekimleri ve derneklerinin suda doğumun neonatal olumsuz etkileri üzerine görüşleri yer almaktadır.

Bu çalışmalardan  bazılarını  inceleyecek olursak; Pinette ve ark. yapmış oldukları çalışmada; suda doğum ile ilişkili olası komplikasyonlar olarak; suda boğulma, neonatal hiponatremi, su ile bulaşan neonatal enfeksiyon, neonatal hemoraji ile  birlikte  görülen kordrüptürü, hipoksik  iskemik ensefalopati  ve  yenidoğan ölümünü sıralamıştır.Ancak bu çalışmaların, suda doğumlar ile suda olmayan doğumları kıyaslayamadığı ve iyi tanımlanmış olmadığı bildirilmiştir. Ayrıca çalışma sonucunda, suda doğum düşünen kadınlara, bilinçli bir karar verebilmeleri için, suda doğumun potansiyel zararlarını da içeren dengeli bir bilgi ve danışmanlık verilmesi gerektiği, suda doğumun güvenirliliği ile ilgili sonuçların kafa karıştırıcı olduğu, yapılan çalışmalardan elde edilen verilerin yetersiz olduğu,  fetus/yenidoğan üzerine olası zararlı etkilerini belirlemek için geniş kapsamlı bir randomize kontrollü çalışmaya ihtiyaç duyulduğu belirtilmiştir. Öte yandan, Avustralya’da suda doğuma ilişkin yapılmış en geniş çalışma özelliği olan bir kohort çalışmada, on yıla (2000-2009 yılları arası) ait doğumlar retrospektif olarak incelenmiş, doğumun ikinci evresinde suda doğum yapan gebeler ile yapmayan gebeler maternal ve neonatal sonuçlar açısından karşılaştırılmışlardır. İki grup arasında doğumun birinci ve ikinci evresi süresi, doğum sonu kan kaybı açısından fark bulunmaz iken, suda doğum yapanlar da hiç epizyotomi açılmamıştır. Suda doğan bebeklerin hiçbirinin 1. Dakika Apgar skoru 7 ya da altında bulunmaz iken, 5. Dakika Apgar skorları her iki grupta benzer bulunmuştur. Suda doğan  sekiz  bebek çocuk  bakım  odasına gönderilmiş olup bunlardan üçü beslenme güçlüğü çekmiş ancak bu bebeklerin hepsi daha ileri bir bakıma ihtiyaç duymadan zamanında evlerine  taburcu  edilmiştir.  Young  ve Kruske yayınlamış oldukları diğer bir çalışmada, suda doğuma ilişkin yapılmış araştırmaları incelemişlerdir. Bu inceleme sonucunda, literatürde yer alan suda doğuma ilişkin karşıt görüşlerin kanıt temelli olmada yetersiz kaldığını  ve kadınların  suda  doğum yapmasını engelleyici girişimciler için yeterli olmadığının ortaya çıktığını belirtmişlerdir. Ayrıca, ülkedeki sağlık ile ilgili komisyonların kadınların güvenliğinden ve efektif suda doğum seçeneğine ulaşabilmeleri için gerekli önlemleri almadan sorumlu olduklarını bildirmişlerdir.Öte yandan, Amerikan Pediatri Akademisi Fetüs ve

Yenidoğan  Komitesi  2005 yılında  yaptığı açıklamada suda doğumu desteklemediklerini bildirmişlerdir. Ardından, ACOG (Amerikan Jinekoloji ve Obstetri Derneği) ve Amerikan Pediatri Akademisinin 2014 yılında yayınlamış olduğu komite görüşü incelendiğinde; öncelikle, suda doğum ile ilgili yapılmış çalışmaların sınırlı sayıda olduğu, küçük gruplarda yapıldığı, kanıt temelli çalışmalara çok fazla rastlanmadığı, suda doğum destekleyen araştırmaların genellikle retrospektif ve bir doğu merkezindeki deneyime ait çalışmalar olduğu, kişisel deneyim ve gözleme dayalı bulunduğu, makalelerin bilimsel  açıdan  yeniden  değerlendirme  şansı  az  olan çalışmalar olarak nitelendirildiği bildirilmiştir. Ayrıca suda doğumun fizyolojik avantajlarına ilişkin gerek insanlar üzerinde gerek hayvanlar üzerinde yapılmış herhangi bir çalışma bulunmadığı, sıklıkla çalışmaların suda doğum şeklinde geçse de sonuç ve etkileri bakımından birinci evre ve ikinci evre sonuçlarının değişkenlik gösterdiği, bunun sebepleri arasında çalışmalarda suda doğumda  kalış  süresini  farklı,  kullanılan  havuz  ya  da kūvetin, suyun derecesinin, derinliğinin farklılığı gibi etkenlerin rol oynadığı ifade edilmiştir. Bu nedenle suda doğuma ilişkin çalışmalardan elde edilen verilerin etkisinin sınırlı olduğu ve genellenemediği vurgulanmıştır.  Bu bağlamda Cochrane veritabanı tarafından 2009 yılında yapılan bir 3243 kadını içeren randomize kontrollü on iki  çalışma sonuçları  dikkate alınmış ve  incelenmiş  fakat RCT  çalışmanın  sonuçlarının tutarsız olduğuna  dikkat  çekilmiştir.  Bunun  gerekçesi  olarak ACOG elde edilen suda doğuma ilişkin olumlu ve anlamlı sonuçların suda doğum ile birebir ilişkili olduğunu söylemenin güç olduğunun başka faktörlerin de etkili olabileceğinin vurgusu yapılmış, bireysel ya da Cochrane veri tabanındaki çalışmaların hiçbirinde yenidoğana ilişkin yararlarından bahsedilmediğinden söz edilmiştir. ACOG özetle, doğumun birinci evresinde sudan yararlanılması  doğumda  ağrı  veya  anestezi  kullanımını azaltma ve süreyi kısaltma yönünde olumlu sonuçlarla ilişkili olsa da, perinatal sonuçları olumlu etkilediğine dair bir kanıt olmadığını bildirmektedir. Doğumun birinci evresinde suyun kullanımının engellenemeyeceğini, ikinci evrede güvenli ve etkili suda doğumun henüz kanıtlanamadığı, özellikle suda doğumun maternal ve fetal yararlarının ilişkilendirilemediği bildirilmektedir. Bu gerçekler ve yenidoğanda nadir fakat ciddi yan etkilerin olduğu vaka raporları göz önüne alındığında, doğumun ikinci aşamasında suda doğum uygulaması sadece uygun tasarlanmış klinik araştırma kapsamında, aydınlatılmış onam alınarak yapılmalıdır şeklinde görüş bildirmiştir. Suda doğumun doğumun birinci evresinde kullanılabilmesi için doğum yapacak adayların  seçimi, küvet ve  havuzların bakım ve temizliği, enfeksiyon kontrol prosedürleri, anne ve fetüsün suda iken uygun aralıklarla monitorizasyona ilişkin  kesin  protokollerin  oluşturulması,  kadınların sudan çıkarılmasını gerektirecek acil maternal veya fetal komplikasyonların ne olduğunu belirten bir protokol hazırlanması gerekliliğini vurgulamıştır. Benzer şekilde, İspanya Pediatri  Derneği, İspanya Neonatoloji  Derneği  ve İspanya  Kadın Hastalıkları  ve Doğum Derneği Perinatoloji Bölümü’nün suda doğuma ilişkin yayınladıkları görüşte; İngiltere ve Amerika’daki birliklerin görüşleri, elde edilen yayınların incelenmesi sonucunda, suda doğumun sadece kontrollü klinik çalışmanın  bağlamında  düşünülmesi  gerektiği  bildirilmiştir. Bunun nedeni olarak da suda doğumun, yenidoğan sağlığı üzerine herhangi bir yararı olduğu ya da güvenli olduğuna dair yeterli veri olmaması ile bilimsel kanıt eksikliğinin olması, ciddi komplikasyon veya fetal ölüm ile belgelenmiş klinik vakaların varlığının bulunması gösterilmiştir.Diğer  taraftan,  İngiltere’de  “RCOG” ve  “RCM” komplikasyonu olmayan tüm  sağlıklı  gebelerin  suda doğum yapmalarını desteklemektedir.Bu kapsamda, İngiltere’de 1992 yılında yayınlanmış olan “Winterton Report” adı verilen rapor ile tüm doğum kliniklerinin suda doğum uygulamasına uygun hale getirilmesi öngörülmüş olup, suda  doğum  yaygın  olarak  kullanılmaya başlamıştır. Sonrasında, İngiltere’de “RCOG” ile “RCM”, 2006 yılında suda doğuma ve komplikasyonsuz sağlıklı gebelerin doğumuna ilişkin bir klinik rehber yayımlamış olup,2012 yılında bu rehber “RCM” tarafından güncellenmiştir. Suda doğumun olumlu etkilerine ilişkin bilgilerin yanı sıra ebelerin suda doğum konusunda eğitim almaları, RCOG/RCM’nin 2006 yılında yayınladığı protokol çerçevesinde uygulamalarını yürütmeleri gerektiği bildirilmektedir. İngiltere’de National Institute for Health and Clinical Excellence (NICE) 2014 tarihli yayınladığı rehberindeki kanıt bildiriminde, suda doğumun doğum ağrısı ve bölgesel analjezi kullanımını azalttığı, diğer doğumlarla kıyaslandığında suda doğumun olumsuz sonuçları ile ilgili anlamlı farklılıklar yarattığına dair kanıt olmadığı,  doğumda suyun kullanım zamanı  ile  ilgili, suda  doğum  için  hijyen  koşulları  ve tedbirlerine ilişkin, özellikle doğumun ikinci evresinde su kullanımının neonatal sonuçlar üzerinde etkisi ile ilgili yeterli kanıt bulunmadığı bildirilmiştir. Ülkemizde suda doğuma ilişkin yapılan bir çalışmada, konvansiyonel vajinal doğum ve epidural analjezi ile vajinal doğum yapanlarla kıyaslandığında suda doğuranlar  arasında  yenidoğan  yoğun  bakım  ihtiyacı  ve Apgar skorları açısından fark bulunmadığı, çalışma dönemi boyunca hiç yenidoğan ölümü veya yenidoğan enfeksiyonu saptanmadığı bildirilmiştir. Yine ülkemizde suda doğumun yenidoğan sonuçlar üzerine yapılan bir diğer çalışma sonucunda, belirli koşulların sağlanması koşulu ile suda doğumun yenidoğanlar için güvenli bir yöntem olduğu belirtilmiştir.

Özetle, literatürde yapılan çalışmalardan elde edilen verilerin yetersiz olduğu,  fetus ve/veya yenidoğan üzerine olası zararlı etkilerini belirlemek için geniş kapsamlı bir randomize kontrollü çalışmalara ihtiyaç duyulduğu, yukarıda belirtilen dezavantajların hiçbirinin diğer doğumlara oranla suda doğumlarda daha fazla görüldüğü ya da suda doğuma bağlı olarak geliştiğine dair kesin bir kanıtın bulunmadığı yapılan çalışmaların tümünde bildirilmektedir.

SUDA DOĞUM YAPMA KOŞULLARI

KİMLER SUDA DOĞUM YAPABİLİR?

Gebelere alternatif bir doğum seçeneği olarak sunulan suda doğumu yapabilecek gebelerde bir takım koşullar yer almaktadır. Bu koşulların bazıları pratikte farklılık gösterse de suda doğum yapma koşulları şu şekilde sıralanabilir:

  • Öncelikle anne adayı suda doğum isteğini belirtmiş ve doğumunu yaptıracak kişiye onay vermiş olmalı,
  • Gebelik haftası 37. hafta ve üzeri olan riskli olmayan gebelikler (gebeliğin ilk günden itibaren izlenmiş olmalı ve eğitimlere katılmalıdır),
  • Sistemik hastalığının bulunmaması,
  • Evde yapılacaksa hastaneye  en fazla 45 dakika uzaklıkta olması,
  • Servikal dilatasyon en az 4-5 cm olmalı,
  • Tek fetus olmalı, çoğul gebelik (Tercihe bağlı)
  • Uterus kontraksiyonları düzenli ve güçlü olmalı,
  • Vajinal kanaması olmamalı,
  • HIV/ AIDS hastalığı olmamalı, (Tercihe bağlı)
  • Amniyotik mayi mekonyumlu olmamalı,
  • Fetal distress olmamalı,
  • Makat geliş olmamalıdır (Tercihe bağlı)
  • Önceden sezaryen olan gebeler olmamalıdır (Tercihe bağlı)

İngiltere’de RCOG ve RCM komplikasyonu olmayan tüm sağlıklı gebelerin suda doğum yapmalarını desteklemektedir.

  • Pozitif B grubu streptokok taşıyıcılığının suda doğum için kontrendike değildir.

KİMLER SUDA DOĞUM YAPAMAZ?

Doğum Öncesinde:

  • Gebelkte annenin ateşi 38 C üzerine çıkması herhangi bir enfeksiyon olması,
  • Amnionitis,
  • Fetal distres,
  • Herhangi bir riskli durum nedeni ile takip edilen gebeler,
  • Travayda ilaç ve aneztezi uygulanan gebeler,
  • Amnion sıvıısında mekonyum bulunması gibi durumlarda suda doğum önerilmez.

Doğumda:

  • Malprezentasyon, Baş Pelvis uygunsuzluğu Makrosomi hikayesınin olması,
  • İntrauterın gelişme geriliği
  • Dr ebe hemşirenin yaptığı muayene bulgularına göre suda  doğuma  uygun görmemesi gibi durumlarda suda doğum önerilmez.

SUDA DOĞUMDA KULLANILACAK MALZEMELER

1. Kalıcı (Jakuzi tipi) ya da Taşınabilir (portable) Havuz seti

2. Suda kullanılabilecek doppler  (aqua sonical)

3. Termometre (yüzer tip)

4.  Seyyar  tip  havuz  boşaltma  pompası (dalgıç pompa) ve musluk/hortum adaptörü

5. Hortum (yeterli uzunlukta)

6. Omuza kadar uzanan eldivenler (veteriner tip)

7. Su geçirmez Kıyafet/önlük/gözlük (dr ve ebe kullanacak)

8. Süzgeç (suyu temizlemek için)

9. Ektra havlu ve battaniye

10. Sabun (suya girmeden yıkanmak için)

11. Havuzu temizlemek için solüsyon

12. Pamuk, Tampon, steril gazlı bez ve ped

13. Böbrek küvet

14. Derece (anne ve bebeğin ateşini ölçmek için)

15. Isı kaynağı

16. Işık kaynağı/seyyar halojen lamba

17. Doğum seti (2 klemp, 1 makas)

18. Aspiratör, Oksijen tüpü, tıbbi ilaçlar  (acil durumlar için)

Suda doğumda genellikle Polivilin (PVC) ve fiberglas malzemeden üretilmiş olan Kalıcı (jakuzi tip) ve Taşınabilir (Portable) olmak üzere iki tip havuz kullanılır.

1)Kalıcı (Jakuzi Tip): Bu havuzlar hastanelerde kuruludur. Doğumun birinci ve ikinci evresinde de kullanılabilir. Suda doğum havuzları hazır bulundurulmalı ve 24 saatte bir boşaltılmalı ve havuz temizlenip tekrar doldurulmalıdır. Kullanılan su çeşme suyudur. Bazı doktor ve ebeler tuzlu suda doğumun daha emniyetli olabileceğini önermektedir. Doğum sonrası su ve diğer atıklar tıbbı atık kurallara göre uzaklaştırılmalıdır. Hastane enfeksiyon kontrol komiteleri rutin örnekler alınmalı ve kültürleri incelenerek, havuzların denetimi  sağlanmalıdır.

2) Taşınabilir Seyyar(Portable)Havuzlar: Evde yada hastanede kullanılabilir, kiralanabilir yada satın alınabilir. Havuzların montajı çabuk yapılabilir, Havuz suyunu boşaltmak için dalgıç pompalarda mevcuttur. Antiseptikle  temizlenebilir,  kurulanır  ve  saklanabilir. Doğum havuzu, ister hastanede  ister evde olsun geniş rahat hareket edebilecek büyüklükte geniş odalarda, arka planda sessiz bir ortamda kurulmalıdır. Havuz çok değişik boyutlarda ve şekillerde olabilir.  Doğum yapacak kişi ebe/doktor  birlikte büyüklüğüne karar verebilir ancak en azından bir kişinin rahat edebileceği büyüklükte olmalı, renk olarak genelde mavi ve beyaz gibi açık renkler tercih edilmelidir. Doğum havuzunda suyun ısısı çok önemlidir. İdeal ısı en fazla 37-38C ısıda olması önerilmektedir. Suyun ısısı havuzda bulunan termometre ile devamlı ölçülmelidir. Suyun ısısı düşerse hemen sıcak su ilavesi  yapılabilir. Ayrıca,  havuzlarda  suyu  kimyasal maddelerden temizleyen su filtresi bulunmalıdır. Günümüzdeki havuz kitlerini  içinde  iç yüzey için  ayrı  bir yedek kılıf/örtü vb. bulunmaktadır.

DOĞUM EYLEMİ

Suda doğum eyleminde gebe, doğumun birinci evresinde sadece suyun rahatlatıcı etkisinden yararlanabilir ve doğumunu suyun dışında gerçekleştirebilir, ya da  doğumunun  tüm  evrelerini  de  suyun  içerisinde gerçekleştirebilir.

Doğumun Birinci Evresi:

Suda doğum için uygun olan ve aydınlatılmış onam alan gebeler servikal dilatasyon  4-5 cm olduktan sonra mümkünse gebe havuza gir meden  önce  duş  aldırılarak  havuza  alınırlar.  Suyun sıcaklığı 33-38.2 C arasında olmalı, havuzun 2/3’ü su ile dolu olmalıdır (anne oturur pozisyonda suyun seviyesi göğüs hizasına kadar olmalıdır. Annenin hayati bulguları (ANTA) ve bebeğin FKH (fetal kalp hızı), servikal dilatasyon ve efasman, fetüsün pozisyonu, amnion kesesinin açılıp açılmadığı, kontraksiyonların sıklığı izlenmelidir  suyun  içinde takip  edilmeli  ve doğumun ilerleyişi izlenmelidir. Doktor /ebe doğumda her an gelişebilecek riskli durumlara karşı hazırlıklı olmalı, her- hangi bir risk oluştuğunda gebeyi sudan çıkarıp gerekli müdahaleyi yapmalıdır. FKH değerlendirmek için özel suda kullanılabilen “aqua sonıcial” el dopleri kullanılabilir. İngiltere’de National Institute for Health and Clinical Excellence (NICE) 2014 tarihli yayınladığı guideline rehberindeki kanıt bildirimine göre saat başı suyun sıcaklığı ve annenin vücut ısısı ölçülmeli, doğum yapan kadının konforu sağlanmalı, suyun sıcaklığı 37.5°C üzerinde çıkmamalı,  maternal vücut ısısının yükselmesi önlenmelidir.Bu nedenle gebenin hidrasyonu sağlanmalı, idrarını boşaltmaya da teşvik edilmelidir. Sudaki kontamine maddeler özel süzgeç yardımı ile temizlenebilir. Gebe, öğrendiği ağrı ile baş etme yöntemlerini burada kullanabilmelidir. Örneğin gebenin seçeceği terapötik etkisi olan bir müzik, (su, dalga sesi, yunus sesi) ile müzik terapi uygulanabilir.

Doğumun İkinci Evresi:

Her gebe kendisi için en rahat pozisyonu kullanmalıdır. Genellikle çömelme pozisyonunda daha rahat doğum olabilir. Doğumda gebe ve fetüs yakından izlenmeye devam edilmelidir. Bebeğin başını gözlemleyebilmek ve perine değerlendirmek için özel ayna kullanılabilir. Bebeğin başı çıkıma geldiğinde anne bebeği yukarı çekmeye teşvik edilmelidir.  Genellikle bebeğin başının doğumunda el manipülasyonuna gerek duyulmadan doğmaktadır. Bebeğin doğumu tamamlandıktan sonra, bebeğin vücudu suyun içinde, sadece başı su dışında kalacak şekilde, başı nazikçe/dikkatlice annenin omzuna  yaslanmalıdır. Bebeğin tüm vücudu doğduktan  sonraki  ilk  10-20  saniye  içinde  sudan çıkarılmalıdır (Eğer başın doğumunun ardından omuzlar iki kontraksiyon  sonrası çıkmıyorsa annenin ayakta dur- ması sağlanır / havuzda doğuma son verilmesi gerekebilir).  Bu süreçte,  bebeğin suyu  aspire  etmemesine  ve kordun kopmamasına dikkat edilmelidir. Bu arada bebek sıcak  tutulmalı,    ılık  bir  havlu/kompres  sarılmalıdır. Umblikal kord klemplenir, 3-5 dakika sonra, bazen de plesanta çıktıktan sonra  dilerse babaya da kestirilebilir. Anne havuz içinde hemen emzirmeye cesaretlendirilir. Bebeğin doğumunda sonraki kayıtları yapılmalıdır.

Doğumun Üçüncü Evresi:

Bu evrede doğum yapan kadınlar isterse suyun dışarısına çıkartılarak plesantası doğurtulabilir  ya  da  suyun  içerisinde plesanta doğar sonrasında sudan çıkabilirler. Anne havuz içinde/dışında oturur ya da yatar pozisyonda iken plesanta klasik yöntemle doğurtulur. Umblikal kordun kesilmesinden sonra bebek kurulanır havuz dışına alınır. Yenidoğanın 1. ve 5. dakika Apgar Puanları değerlendirilip kaydedilir.  Havuz içinde kanamanın değerlendirilmesi zordur. Havuz suyunun renginin koyuluğuna bakılabilir ama doğru bir değerlendirme ve sonuç olmayabilir. Doğum sonrası annede kanama ve uterus involüsyonu kontrolü yapılmalıdır. Annenin doğum sonrası perineal yırtık vb. yönünden  değerlendirilmesi  gerekir.  Eğer  epizyotomi yapılmışsa, bunun tamiri onarımı havuz dışında yapılır..Bu süreçte anneye enerji verecek meyve suyu ve sıvı içecekler verilebilir. Annenin eşi ve bebeği ile bu özel anı paylaşmasına izin verilmelidir. Doğum sonrası izlemler için randevu verilir, yapılan tüm işlemler yazılıolarak rapor edilir. Doğum sonrası, suda doğumda kullanılan küvet ya da havuzların üretici firmanın talimatlarıgöz önünde bulundurularak, mikrobiyoloji departmanı ile ortak oluşturulmuş olan  protokol çerçevesinde temizliği sağlanmalıdır.

SONUÇ

     Günümüzde Türkiye’de birçok özel ve devlet hastanesinde kadın doğum hekimleri  ve ebeler bilgi ve becerilerini  geliştirerek,  ailelere suda  doğumu bir  seçenek olarak sunabilmelidir. Suda doğum özellikle biz ebeler için geleneksel rol ve görevlerimizi yeniden kazanabileceğimiz bir  doğum şeklidir. Suda doğumla ilgili ülkemizde de sınırlı sayıda yayına ulaşılabilmektedir. Daha fazla sayıda suda doğumlar ve bunların sonuçlarının tartışıldığı makaleler yazılması gereklidir. Suda doğum için  gerekli  şartlar hazırlandığında, uygun vakalar seçildiğinde, eğitimli ve deneyimli bir ekip oluşturulduğunda, maternal ve fetal anlamda gerekli bakım ve izlem yapıldığında, özellikle enfeksiyonlara yönelik önlemler alındığında gebelere sunulabilecek doğal bir yöntem  olduğu,  doğum  ağrısı  ile  başetmede etkin bir seçenek olduğu çok açıktır. Ülkemizde  sınırlı olan suda doğum imkanlarının yaygınlaştırılması, doğum ünitelerinin suda doğum seçeneğine  uygun  hale getirilmesi,  başta ebeler  olmak üzere doğum ekibinin tüm üyelerinin eğitilmesi gerekmektedir. Böylelikle ebelerin doğuma ilişkin rolleri arttırılarak normal doğumun teşvikinde, sezaryen doğum oranlarının düşürülmesinde önemli bir rol oynayacağı akılda tutulmalıdır.

Kaynak:

Toker E, Uran İ O.Water birth. Turkiye  Klinikleri  J  Obstet  Womens  Health  Dis  Nurs-Special  Topics  2015;1(3):87-95

Devamını Oku
Sağlık Köşesi

Gebe Okulu

Gebelik, kadın yaşamında fizyolojik, psikolojik ve sosyal değişimlerin yaşandığı ve bu değişimlere uyumu gerektiren önemli bir dönemdir. Doğum süreci ise kadının yaşamı boyunca çok az deneyimleyebileceği mucizevi bir yolculuktur. Burada en önemli olay çiftlerin hayatına yeni bir bireyin katılmasıdır. Bu yeni katılımla birlikte çiftler yeni duruma adapte olmanın yanı sıra yeni yaşam biçimlerine de alışmaya çalışacaklardır. Özellikle ilk defa anne ve baba olacak bireyler gebelik, doğum ve doğum sonrasına ilişkin oldukça fazla endişe yaşamaktadırlar. Her ne kadar çiftler durumu öncesinden bilseler de, bu durumla nasıl baş edecekleri hakkında yetersiz kalmaktadırlar.

Her kadının doğumunu güvenli koşulda gerçekleştirmesini sağlayacak nitelikli sağlık hizmetlerinden yararlanabilmesinin yanı sıra güzel anılarla coşku içinde doğum yapması en doğal hakkıdır. Gebe ve bebekler sağlık hizmeti alımında önceliklidirler. “Barselona Anne Hakları Bildirgesi”ne göre, her kadının üreme sağlığı, gebelik, doğum ve yeni doğan bakımı konusunda yeterli eğitim ve bilgi alma hakkı vardır. Çiftlere bu konuda bilgi verirken doğumun tehlikesiz ve basit bir fizyolojik süreç olduğunu belirtmemiz gerekir.

Geçmişten günümüze kadınlar gebe eğitimine ilişkin bilgileri farklı kaynaklardan edinmişlerdir. Geçmiş dönemlerde gebelerin, gebelik ve doğumla ilgili bilgileri annesinden, kardeşinden ya da komşusundan öğrendiklerini görmekteyiz. 19. yy sonlarına kadar doğuma hazırlık eğitimleri aile ve sosyal çevrenin desteğiyle yapılıyordu. Normal doğumlar ise geleneksel ebeler ve profesyonel ebeler tarafından yine sosyal destek ile evde yapılmaktaydı. Ev doğumlarında normal olmayan durumlar gelişebiliyordu. Endüstri devrimi ile birlikte enfeksiyon ve ağrının azaltılması için kullanılmakta olan ilaçlar, endüstrileşme sonrasında aile bağlarındaki zayıflama, “kadının işi” olan doğumun evden hastaneye taşınmasına sebep olmuştur. Doğumda yaşanan bu değişimlerle birlikte kadın hareketlerindeki artış anne adaylarının doğum hakkındaki görüşlerini ve beklentilerini değiştirmiştir. Kadınlar artık doğumlarını yönetmek ve doğumun merkezinde olmak, doğum ağrıları ile ilaç dışı kendi yöntemleri ile baş etmek istemekte ve doğumu tek başlarına değil eşleriyle birlikte paylaşarak mutlu bir deneyim olarak yaşamak istemektedirler.

Anne adayının doğuma en iyi şekilde hazırlanması ve desteklenmesi, kadının kendini eşsiz hissetmesini, kendi bedenini ve yaşamını yönetebilme fırsatı sayesinde kişisel algısının güçlenmesini sağlamaktadır. Birçok anne adayı gebelikte kendini nelerin beklediği, doğum eyleminin nasıl olduğu, özellikle doğum ağrıları ile nasıl baş edeceği, anne-baba olma ile beraber kendilerini nelerin beklediği konusunda çok fazla bilgiye sahip değildir. Doğum eylemi bilinmezliklerle dolu bir yolculuktur. Örneğin; bir yerden başka bir yere seyahat ederken nerede, ne kadar süre mola vereceğinizi, yolculuğunuzun ne kadar süreceğini bilirsiniz. “Birazdan mola veririz, sabredeyim” şeklinde düşünebilirsiniz. İşte gebe kadının ve ona destek olacak kişilerin de doğum yolculuğunda, eylemin nasıl olduğu, destek anlamında neler yapabileceklerini, doğumun fizyolojisi gereği ortaya çıkan durumlarla nasıl baş edebileceğini öğrenmesi anlamında gebe okulu ve doğuma hazırlık sınıfları bu boşluğu doldurmakta, bireyleri hem anne-babalığa hazırlamakta hem de doğumdaki olası durumlarla (başta doğum ağrısı olmak üzere) nasıl baş edebileceklerini öğretmekte, anne adaylarının beden farkındalığını sağlayarak doğumu daha güzel bir deneyim olarak yaşamalarına yardımcı olmaktadır.

Doğuma Hazırlık Sınıflarının Tarihsel Gelişimi

Dünyada doğuma hazırlık sınıflarının başlangıcı 1930’lu yıllara dayanmaktadır. Etkisi ise günümüze kadar artarak devam etmiştir. Farklı zamanlarda farklı felsefe ve akımlar etkili olmuş ve bunun sonucunda Lamaze Dick-Read, Kitzinger, Bradley, Leboyer gibi birçok doğuma hazırlık yöntemi yaygınlaşmıştır. 1930’lu yıllarda ilk kez Grantly-Dick Read isimli İngiliz bir doktor tarafından doğuma yardım yöntemi geliştirilmiştir. Dick-Read yöntemi “gevşemenin olduğu yerde gerginlik ve anksiyete olmaz” ilkesine dayanmaktadır. Bir diğer yöntem ise Lamaze’dir. Avrupa ve Amerika’da en popüler olan Lamaze yöntemidir. Lamaze yöntemi, gebenin bedensel ve ruhsal olarak doğuma hazırlanmasını içermektedir. Yöntemin esası Pavlov’un şartlı refleksini temel almaktadır. Bireyin beyni, uyarıyı aldıktan sonra kabul etmekte, analiz etmekte ve doğru yanıtı verebilecek şekilde eğitilebilmektedir. Bu yöntemi Rus psikologlar “Psikoproflaksi” olarak adlandırmışlardır. Bilincin kontrol edilme sürecidir. Buna göre gebeler doğru eğitim alırsa doğum ağrısı başladığında kasılma yerine kendini gevşeterek ve doğru nefes alıp kontrolü yakalayabilirse doğumun süresi kısalmakta ve daha az ağrı hissetmektedir.

Uluslararası Lamaze Organizasyonu’nun (Lamaze International) Amerika’da kurulmasıyla birlikte Lamaze’ın bir yöntemden öte doğal doğum felsefesi olduğu belirtilmiş ve normal doğumun destekleyicisi ve koruyucusu olmuştur. Bu bağlamda sağlıklı doğum uygulamaları (Healthy Birth Practices) Lamaze felsefesinin temelini oluşturarak WHO’nun sağlıklı doğum için gerekli şartlarını daha da zenginleştirmiştir. Fransa’da Lamaze felsefesi ile doğumunu gerçekleştiren ve Amerika’ya döndüğünde bu yöntemin bilinmediği fark eden Marjorie Kormel isimli kadın, bir kitap yazarak (kitabın ismi Thank You Dr. Lamaze) “doğuma hazırlık sınıfları”nın Amerika’da yapılanmasına önayak olmuştur. Burada Elizabeth Bing de öncülük etmiş ve çalışmalar yapmıştır. Bu gelişmelere paralel olarak doğum öncesi eğitim sınıfları formalleşmeye başlamıştır. Günümüzde halen çok aktif olan bu sınıflar için eğitici yetiştirmeyi amaçlayan dernekler kurulmuştur.

Gebe okullarının ülkemizdeki tarihi dünya kadar eski değildir. 1980’li yıllarda başlayan gebe eğitim sınıfları 2000 yılından itibaren yaygınlaşmıştır. Ancak son zamanlarda ülkemizde de gebeler ve eşlerinin doğuma hazırlık sınıflarına katılma isteği artmaktadır. Bu artışta Sağlık Bakanlığının gebeleri normal doğum yönünde desteklemesi, halkı medya ve diğer kanallar vasıtasıyla bilinçlendirmesi, bununla birlikte doğum alanında çalışan sağlık profesyonellerinin düzenlenen eğitim programları ile bu konudaki görev, yetki ve sorumlulukları hususunda farkındalıklarının artırılması etkili olmuştur. Artık anne adayları doğumlarını yönetebilmeyi, doğumun acı verici bir süreçten öte güzel bir deneyim olmasını ve bu süreci eşi ve sevdikleriyle birlikte yaşamayı ve kendi bedenlerine güvenerek girişimsiz doğumlar yapmayı istemektedirler. İşte gebelerin bunun gibi istek ve dilekleri çiftlerin gebe okullarına olan talebini artırmış ve buna paralel olarak devletin de doğuma hazırlık ile ilgili politikasına pozitif yönde destek sağlayarak kurumsallaştırma politikasını hızlandırmıştır.

Doğuma Hazırlık Sınıflarının Amaçları

Doğuma hazırlık eğitiminde amaç; anne adayını ve çiftleri gebelik, doğum ve doğum sonrası döneme ilişkin doğru kararlar almalarına ve bu dönemleri en güzel şekilde geçirebilmelerine yardımcı olmaktır. Bu eğitimler sayesinde çiftler bu dönemde yaşadıkları deneyimin anne adayı, bebek ve diğer aile bireylerinin tüm yaşamını etkileyeceğini öğrenirler. Gebe eğitimi, erken ve geç dönem eğitimlerin tamamını kapsar ve çiftleri doğuma ve anne-babalığa hazırlar. Günümüzde ise gebe eğitimi sadece erken ve geç dönemleri değil gebelik öncesi dönemden anne-babalığın ilk aylarına ilişkin bir dizi eğitim sınıflarını kapsamaktadır.

Çiftler bebek sahibi olmaya karar verdikten sonra bir doğum uzmanına gitmekte ve gebelik öncesi testler, sağlık durumu, genetik incelemeler, beslenme, egzersiz ve yaşam tarzı değişiklikleri, alışkanlıkların değişimi gibi konularda genel danışmanlık almaktadırlar. Sağlıklı gebeliklerin oluşmasında gebelik öncesi ve gebeliğin erken dönemlerinde düzenlenecek eğitim sınıflarına gereksinim vardır. Günümüzdeki gebe eğitim sınıfları çeşitlidir. Genellikle erken ve geç dönem eğitim sınıfları olmak üzere ikiye ayrılır.

Erken dönem gebe eğitimi sınıflarının içeriği (ilk trimester):

Gebelik semptomları

Gebelikte öz bakım

Fetal gelişim

Fetüs için çevresel tehlikeler

Gebelikte cinsellik

Beslenme, dinlenme ve egzersiz önerileri

Gebelikte görülen yaygın rahatsızlıklar ve rahatlama teknikleri

Gebelik kontrolleri ve bu kontrollerde yapılan tetkikler

Geç dönem gebe eğitimi sınıfların içeriği (ikinci ve üçüncü trimester):

Üçüncü trimester doğuma hazırlık eğitiminin süresi, ilk kez anne-baba olacaklar için en az 12 saat olmalıdır. Eğitim en az dört en fazla sekiz gebe ile yapılmalıdır. Eşlerin katılımıyla birlikte en fazla on iki kişi olmalıdır. Eğitimlerde farklı öğretim teknikleri kullanılmalı ve çiftlerin interaktif katılımı sağlanmalıdır. Eğitimlerde katılımcıların kültürel değer ve inançları göz önünde bulundurularak eğitim stratejileri belirlenmelidir.

Eğitimin içeriği şöyledir:

*Normal gebelik; gebeliğin anatomisi ve fizyolojisi, gebelikte oluşan fizyolojik değişiklikler, gebelikte oluşan psikolojik değişiklikler ve cinsellik, gebelikteki sağlıklı yaşam için egzersizler, pelvik egzersizler ve Kegel egzersizi, erken doğum eylemi ve gebelikte tehlike belirtiler.

*Normal doğum eylemi fizyolojisi, hormonlar, ağrı teorileri, ağrı fizyolojisi ve ağrının doğumdaki rolü, normal doğumu kolaylaştıran stratejiler, dokunma ve masaj, hidroterapi, aromaterapi, sıcak ve soğuk uygulama, doğumda uygulanan müdahaleler ve olası komplikasyonları (kanıt temelli yaklaşımlar).

*Doğumun ikinci evresinde destek

*Doğumun üçüncü evresini destekleme stratejileri

*Doğumdan hemen sonra anne ve bebek ten temasının sağlanmasının önemi

*Doğum sonu dönem

*Postpartum depresyon

*Bebek bakımı ve emzirme

*Bilinçli karar verme, doğumda kadın hakları, doğum planı oluşturma

*Postpartum dönemde cinsellik

*Sezaryen sonrası normal doğum (VBAC) yerine tekrar sezaryen yapılması

Gebe eğitim sınıflarının etkinliğini değerlendirmek amacıyla son zamanlarda oldukça fazla çalışma yapılmıştır. Bu konuda yapılan araştırmalara göre bu sınıfların etkileri şu şekilde sınıflandırılabilir:

Gebe eğitimi ve doğuma hazırlık eğitimlerinin gebeliğe etkileri: Doğuma hazırlık sınıfına katılan gebelerde katılmayanlara göre sigara içme, alkol alma davranışlarının daha az olduğu, egzersiz yapma, dengeli beslenme ve sağlığa olan ilginin daha fazla olduğu bildirilmiştir. Yine yapılan çalışmalarda gebelikte eğitim almanın eşler arasındaki ilişki üzerine olumlu etkisi olduğu, eşler arasındaki iletişimin daha iyi olduğu, babaların bilgilerinin arttığı ve böylece eşlerine yaklaşımlarının daha destekleyici olduğu belirtilmiştir.

Gebe eğitimi ve doğuma hazırlık eğitimlerinin doğuma etkileri: Eğitim sınıflarına katılan gebelerin doğum sırasında daha az ağrı hissettikleri, analjezi ve anestezi kullanımının daha az olduğu bildiren çalışmaların yanında, etkisinin olmadığı ya da epidural anestezi kullanım oranının fazla olduğu yönünde çalışmalar da mevcuttur. Eğitim sınıfına katılan gebelerin kendine güveninin yüksek olduğu, öğrendikleri bilgilerin doğum sırasında kendileri için yararlı olduğu, doğumda ağrı ile baş etmelerinin daha iyi olduğu, doğum sırasında daha az anksiyeteye sahip oldukları bildirilmektedir. Bu sonuçlar anne ve bebek sağlığının korunması ve geliştirilmesine olumlu katkılar sağlayabilir.

Gebe eğitimi ve doğuma hazırlık eğitimlerinin doğum sonu dönemdeki etkileri: Yapılan çalışmalarda sınıfa katılmanın sosyal desteği artırdığı, yeni anne-babaların birbirlerine destek oldukları, doğum sonu emzirmede daha başarılı oldukları belirtilmiştir.

Sonuç olarak; gebe eğitimi ve doğuma hazırlık eğitimlerinin yaygınlaştırılması sağlıklı bir doğum süreci için hem gebe hem de sağlık çalışanları açısından oldukça önem taşımaktadır. Bu bağlamda gebelerin bu eğitimlere yönlendirilmesi gebelerin güzel ve sağlıklı bir doğum süreci yaşamaları, sağlık ekibinin de iş yükünü azaltarak doğum sürecinde her bir gebeye daha etkin bakım fırsatı sunacaktır. Müdahaleli doğumlar azalarak anne ve bebek sağlıklı olumlu yönde etkilenecektir. Ayrıca doğumların normal olması ülke ekonomisinin sağlık harcamalarındaki maliyet etkinliğini de olumlu yönde etkileyecektir.

Kaynaklar

Charlotte A, Raymond G. (2007). Childbirth Education in 21th Century: An Immodest Proposal. The Journal of Perinatal Education. 16(4): 38-48.

Coşar F, Demirci N: (2012). Lamaze Felsefesine Dayalı Doğuma Hazırlık Eğitiminin Doğum Algısı ve Doğuma Uyum Sürecine Etkisi. S.D.Ü Sağlık Enstitüsü Dergisi. 3(1):18-30.

Coşar F: Lamaze Felsefesine Dayalı Doğuma Hazırlık Sınıflarının Doğum Sürecine Etkisi. Yayımlanmış Doktora Tezi. Danışman: Doç. Dr. Nurdan Demirci. Marmara Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, İstanbul, 2012.

Curl M, Lothian S, Scaer RM, Wals A: Childbirth Educator, Doulas, Nurses, and Woman Respond to Six Care Practices for Normal Birth. The Journal of Perinatal Education, Spring 2004;13 (2): 42-50.

Hotelling B: Teaching Normal Birth Interactively. The Journal of Perinatal Education 2004;13 (2): 51-56.

Humenick SS. (2004). Maternity & Women’s Health Care. In: Childbirth and Perinatal Education. Eds: Lowdermilk DL, Perry SE, 8th ed, Mosby, USA, p. 448-467.

Karaçam Z: Doğum Sonu Dönem. Kadın Sağlığı. Ed: Şirin A, Kavlak O. Bedray Yayıncılık, Ekim 2008, s:719–754.

Mete S: Doğum öncesi eğitim: Şirin A(Ed) Kadın Sağlığı, Bedray Basım Yayıncılık, İstanbul, 2008; p: 501-505.

  1. Turgut ve ark., Gebe Okulunda Eğitim Alan Gebelerin Bilgi Düzeyleri Üzerine Bir Araştırma. G.O.P. Taksim E.A.H. Jaren 2017;3(1):1-8.

Reeder S, Martin L, Gfiffin D: Maternity Nursing, Family, Newborn, And Womans Health Care, 7th ed. Lippincott, Philadelphia, 1997.

Serçekuş P, Yenal K: Doğuma Hazırlık Sınıflarının Türkiye’deki Gelişimi. Türkiye Klinikleri J Obstet Womens Health Dis Nurs-Special Topics 2015;1(1):33-5.

Simkin P: Pregnancy Childbirth And Newborn, Meadowbrook, Newyork, 1984.

Spinelli A, Baglio G, Donati S, Grandolfo ME, Osborn J. (2003). Do Antenatal Classes Benefit the Mother and Her Baby? J Matern Fetal Neonatal Med. Feb;13(2):94-101.

Üstünsöz A, Güngör S:Antenatal Eğitimin Dünü ve Bugünü: Kadayıfçı O (Ed) Lamaze Yöntemi ile Doğuma Hazırlık ve Doğum. Nobel Tıp Kitabevleri, Türkiye, 2005, p: 7-20.

Waldenström U, Hildingsson I, Ryding EL. (2006). Antenatal Fear of Childbirth and its Association with Subsequent Caesarean Section and Experience of Childbirth. BJOG. 113 (6): 638-46.

Doç. Dr. Fatma Coşar Çetin

SD (Sağlık Düşüncesi ve Tıp Kültürü) Dergisi, Aralık-Ocak-Şubat 2017- 2018 tarihli 45. sayıda, sayfa 38-39’da yayımlanmıştır.

Devamını Oku
Sağlık Köşesi

Yoganın Gebelik, Doğum ve Doğum Sonuçları Üzerine Etkisi

Yoga, postür (asana), derin nefes alma (pranayama) ve meditasyon sistemini içeren bir zihin beden uygulamasıdır. Bu uygulamayı destekleyecek literatür sınırlı olsa da artmaya devam etmektedir. Yapılan çalışmalarda yoganın gebelikte endişe, depresyon, bel ağrısı ve uyku bozukluğu gibi durumlarda fayda sağladığı, anne bebek bağlanmasını, doğum ve doğum sonrası süreci olumlu etkilediğine ilişkin sonuçlar da gösterilmiştir. Bununla birlikte yüksek riskli gebeliklerin sonuçlarında iyileşme saptanan az sayıda da olsa çalışmalar mevcuttur. Yoganın gebelikte, doğum ve doğum sonu süreçte olumlu çıktıları, uygulanabilirliği, ekonomik olması yapılan çalışmalarda belirtilmektedir. Bu makale kapsamında; yapılan çalışmalar incelendiğinde yoga uygulamalarının olumlu sonuçları ve ekonomik boyutu dikkat çekmektedir. Gebelik, doğum ve doğum sonu süreçler üzerindeki olumlu sonuçlarının farkında olunması, yoga uygulamalarının kullanılmasını sağlayarak anne ve bebeğin sağlık sonuçlarının daha iyi olmasına önemli katkı verecektir. Bu alanda çalışan sağlık personelinin özellikle kadın doğum uzmanlarının ve ebelerin gebelere yönelik bu alanda eğitimlerini ve çalışmalarını yoğunlaştırması, yeni araştırmaların yapılması büyük faydalar sağlanacağını düşündürmektedir.

Yoga

Yoga, Sanskritçe’de birleşmek yada birleştirmek, bütünlük, bir olmak anlamına gelen “yuj” teriminden türetilen bir kelimedir (1,2). MÖ 400 yılına ait yazıtlarda bireyin kendini tanıması, kaynakla doğrudan bağını hatırlaması ve zihnin yüksek bilince açılımı hedefine yönelik sistematik yöntemler bütünü olarak ifade edilen yoga, bir bilim ve sanat olarak kişinin tam bilinç içinde yaşaması yolu olarak kabul edilmektedir. Yoga bir din ya da inanç değil, bir felsefe sistemidir (2). Zihin ve beden beraberliğine dayalı derin solunum (pranayama) ve meditasyon ile birlikte bir germe egzersizleri ve duruş (asana) poslarını kapsayan bir uygulamadır. Yoga, Hindistan’da 1820’lerde yalnızca tenha ormanlarda erkekler tarafından yapılan mistik bir uygulama olarak ortaya çıkmıştır. Bilimsel bir araştırmacı olan Jagannath Gune tarafından, Hindistan’daki Kaivalyadhama 1920’lerin başında sağlık ve yoga araştırma merkezini kurarak yoga uygulamasını sağlık ve zindelik için bir egzersiz haline getirmiştir (1). 1930’ların sonunda kadınlarda yoga yapmaya başlamış ve dünya çapında bir fenomen haline gelen yaygın olarak tanınan bir egzersiz şekli olmuştur (3).

Yoga, etik, duygusal, zihinsel ve ruhsal öğretilerin tümünü kapsayan, bütüncül bir sistem olup; yama, niyama, asana, pranayama, prathayara, dhrana, dhyana, samadhi olmak üzere 8 ilke ile temellendirilmektedir. Yama, ahlaki kurallarla yaşamak, şiddet, yalan, hırsızlık, cinsellik ve saplantılar gibi olumsuz davranışlardan uzak durmak üzere belirlenen kurallardır. Niyama, kişinin kendisiyle ilgili düzenlemeleri, öz disiplini öğretmek olup, saflık, temizlik, hoşnutluk, sadelik, çalışmak ve tanrıya teslim olmak gibi pozitif davranışları yaşama katmak olarak tanımlanır. Asana, vücudun duruş ve postürler ile pranayama yani nefes egzersizleri beden ve zihni fiziksel, işlevsel, ruhsal ve zihinsel sağlığa yönelik temel uygulamalarla eğitmeyi belirtir. Pranayama, temel içgüdüleri ehlileştirerek, zihni kontrol ederken, pratyahara yani dış dünyadan uzaklaşma ilkesi duyuların dışa dönük akışının kontrol edilmesidir. Dhrana veya konsantrasyon ile bilinci yönlendirerek dikkatin tek bir nokta üzerinde odaklanabilmesini sağlar. Dhyana yani meditasyon bir nevi sürekli konsantrasyon hali bilinçsel enerjinin çözündüğü haldir (2). Samadhi ise meditasyonun ulaşacağı son hedef olup, beden ve duyular dinlenirken, aklın ve ruhun uyanık kalmasıdır (4,5,6,7). Yoga felsefesi kişiyi fiziksel-mental-ruhsal-entelektüel- duygusal olarak ele almakta ve üç ana bileşenden oluşmaktadır. Birincisi asana ya da fiziksel postür (duruş), ikincisi pranayama ya da nefes egzersizleri, üçüncüsü meditasyon ya da gevşemedir (8).

Yoganın birçok türü olup en bilinenleri bhakti yoga (sevgi yogası), ashtanga yoga, karma yoga (eylem yogası), jhane yoga (bilgi yogası), samkhya, laya, raja, kundalini yoga,yin yoga, gebelik yogası ve hatha yogadır (9,10,11). Genellikle Batı’da özellikle Amerika’da öğretilen uygulanan vücudun duruş şekilleri, eğitimin daha sonraki aşamalarında gevşeme ile birleştirilerek, vücudu düzgün ve esnek hale getirmek üzere planlanmış egzersizlerden oluşan hatha yogadır (12).

Yoga fizyolojik, nörofizyolojik etkiyle ß-endorfin salınımı ve beyin nörotransmiter düzeyinde değişikliğe sebep olur. Yogada gevşeme cevabı ile fizyolojik de-aktivasyon cevap parasempatik aktiviteyi harekete geçirerek özelikle duygusal değişimleri etkileyen dopamin ve seratonin salınımı yapıp gevşeme sağlar ve böylece stres üzerinde olumlu etki oluşur (6,13). Yoga; sağlıklı bireyler üzerinde olduğu kadar, kronik kalp hastalıkları, hipertansiyon, diyabet, astım, multiple skleroz gibi çeşitli hastalıklarda, yorgunluk, ağrı, kas spazmı, uyku, depresyon gibi şikayetler olduğunda ve gebelik döneminde uygulandığında başarılı sonuçlar elde edilmiştir (14,15,16,17,18,19,20,21,22)

Gebelikte Yoga

Birçok alanda yapılan yoga uygulaması gebelikte de 20 yy’dan bu yana yapılmaktadır. Gebeliğinde düzenli yoga yapan kadınların daha az gebelik rahatsızlıkları, stres, endişe, depresyon, uyku bölünmeleri yaşadıkları saptanmıştır (23,24,25,26,27). Bilindiği üzere gebelik doğal bir süreç olmakla birlikte, fizyolojik ve psikososyal dengenin değişmesi, yaşamdaki rollerin farklılaşması, yeni değişen role adapte olma gebe ve çevresi için biyo-psikososyal uyum gerektirmektedir (28,29,30,31,32). Gebelikteki değişiklikler ve davranış biçimleri, gebelik sonuçlarını, fetüsü, anneyi hem fizyolojik hem psikolojik olarak etkiler (33,34). Ayrıca anne ve baba adayının yaşam şekli gelişmekte olan bebeği etkilediğinden çocuk sahibi olmaya karar veren çiftler yaşam şekillerini gözden geçirip düzenlemesi gerekir (35). Bu açıdan yoganın bütüncül yaklaşımı; gebelik öncesinde yoga üreme sağlığını optimize ederek gebe kalma şansını artırmada, gebelikte, doğumda ve sonrası süreçte ortaya çıkan gereksinimleri karşılamada önemli bir yöntemdir (2,36). Yoga, uterus ve perine kaslarını güçlendirmek ve omurgayı desteklemenin yanında zayıf kan dolaşımı, kan basıncı dalgalanmaları, aşırı kilo alımı, yorgunluk, ödem ve idrar problemleri gibi gebeliğin yaygın sorunları ile başa çıkmakta etkili olmaktadır. Asanaların doğasında olan disiplin ve zihinsel rahatlık oluşturma becerisi, doğum eyleminde vücudun kasılmaları daha az endişeyle karşılamasını, her bir kasılma arasında rahatlamanın ve kendini bırakmanın daha kolay olmasını sağlar (2). Gebelik döneminde yoga asanaları, uygulanabilirliği açısından gebelik haftasına göre üç bölümde düzenlenerek uygulanır (2). Bu bölümler;

Erken gebelik haftasında yoga meditasyon (ilk 16 hafta); bu dönemde çoğunlukla gevşeme ve nefes farkındalığı uygulamalarına ağırlık verilir. Bu dönemde amaç yeni başlayan gebelere yogayı öğretmek değil, gebelik ve doğuma karşı belli bir tutum kazandırmak ve uygun uygulamalara doğru yönlendirmektir (11). Gebeliğin erken haftalarında yoga uygulaması ortalama 45 dakika kadar sürebilir. Bu süre içinde beş dakika nefes çalışmasına, 25 dakika yoga asanalarına, 15 dakika anne bebek iletişimine ve meditasyona ayrılabilir (2).

Orta gebelik haftasında yoga (16-34. haftalar arası); bu dönemde büyüyen bebek ve uterusa bağlı olarak sırt üstü yatmak çok sıkıntı verebilir. Ağırlık artışı postürü etkileyebilir, omurga ve bacaklar üzerine olan basıncı artırabilir. Bu nedenle daha çok yerde yapılan asanalara ağırlık verilir. Orta gebelik haftasında yoga uygulaması ortalama bir saat kadar sürebilir. Bu bir saat içinde beş dakika nefes çalışmasına, 40 dakika yoga asanalarına, 15 dakika anne bebek iletişimine ve meditasyona ayrılabilir (2).

Geç gebelik haftasında yoga (34. hafta ve sonrası); gebelik döneminin son haftalarında, gebenin rahatını sağlamak, doğuma ruhsal, bedensel ve zihinsel olarak hazırlamak ve bebeğin doğru pozisyonda doğum kanalına yerleşmesini desteklemek hedeflenir (2). Bu dönemde gebeye doğumda kullanabileceği nefes egzersizleri ve yoga asanaları öğretilebilir. Bu dönemde asanalar arası geçişler daha yavaş olmalı ve dinlenme araları verilmelidir. Gebeliğin son haftalarında yoga uygulaması ortalama 40 dakika kadar sürebilir. Bu süre içinde 5 dakika nefes çalışmasına, 20 dakika yoga asanalarına, 15 dakika anne bebek iletişime ve meditasyona ayrılabilir (2).

Yogadaki meditasyon uygulamasının, kişinin baskı ve gerginliğinin giderilmesini, benliğin gelişmesini sevgi ve şefkat duygularının artmasını aynı zamanda daha coşkulu, huzurlu ve mutlu olmasını sağladığı belirtilmektedir (11,37). Gebelik sırasında yapılan yoganın, kasları etkin hale getirmek, gevşemeyi sağlamak, doğum eyleminin sağlıklı ilerlemesine imkan vermek, uterusa ve bebeğe kan akışını rahatlatmak, doğum ağrısı ile birlikteliği sağlamak, içgüdü ve sezgileri harekete geçirmek, anne bebek iletişimini güçlendirmek, kadının kendi bedenine güveni yükseltmek, doğum korkusu ve stresini azaltmak başta olmak üzere pek çok yararı olduğu ifade edilmektedir (2,3,11). Yoganın yararlı etkilerini öne süren kanıtları ortaya koyan çalışmaların sayısı son dönemlerde artmaya devam etmektedir.

Yoganın gebelikte psikolojik etkileri

Gebelik kadın hayatında olumlu duyguların yaşandığı, manevi olarak doyum sağlanan mutluluk dönemi olmasının yanında stres, endişe, kaygılı bekleyiş, aşırı yüklenme gibi olumsuz ruhsal duygulanımların yaşanabileceği bir dönemdir (38). Bundan dolayı gebelik, nispeten stresli bir süreçtir. Bu sürece etki eden en temel iki unsur endokrin fizyolojisindeki değişimler sonucu hormonlarda meydana gelen fizyolojik ve psikolojik farklılıklar ile kadının yaşantı akışında süregelen yeniliklerden kaynaklanan durumlardır.

Gebelik döneminde algılanan stresle ilgili Satyapriya ve arkadaşlarının 2009’da yaptığı çalışmada yoga ve derin relaksasyon tekniğiyle standart prenatal egzersizler karşılaştırılmış; çalışma sonunda yoga grubunda anlamlı derecede azalma görülürken, kontrol grubunda stres %6,60 oranında arttığı saptanmıştır (39). Chen ve arkadaşlarının yaptığı başka bir çalışmada ise prenatal yoga ile rutin prenatal bakım karşılaştırılıp, stres üzerine etkilerine bakılmıştır; yoga grubundaki gebelerin stres seviyelerinin kontrol grubuna göre anlamlı derecede azaldığı saptanmıştır (40). Randomize kontrollü bir çalışmada yoganın psikososyal iyilik halini olumlu etkilediği ve başka bir derlemede ve diğer çalışmalarda ise gebelik yogasının gebenin yaşam kalitesi yükselttiği, stresi azalttığı bulunmuştur (24,41,42,43). Depresyon, gebelikte yaygın olup, kadınların %10-49’unu etkilemektedir (44,45). Khalajzadeh ve arkadaşları tarafından yapılan çalışmada 2. ve 3. trimester gebelere 8 hafta, haftada 2 gün ve 60 dakika uygulanan yoga sonrası deney grubunda endişenin daha düşük olduğu saptanmış, yoganın gebelikte endişeyi azaltmak için etkili bir yöntem olduğu bildirilmiştir (46). Yapılan başka bir çalışmada ise yoga ve sosyal destek kontrol grubunun, prenatal depresyon, endişe üzerine etkilerine bakılmış, çalışma sonunda, her iki grupta da iyileşme görülmüştür; ancak yoga grubunun destek grubuyla karşılaştırıldığında, daha az depresyon, endişe, öfke, bacak ve bel ağrısı olduğu saptanmıştır (47). Sistematik bir derlemede yoganın ağrı ve stresi azalttığı ayrıca standart prenatal egzersizlerden ve yürüyüşten daha etkili olduğu belirtilmiştir (48). Battle ve arkadaşları tarafından yapılan çalışma sonucunda yoganın depresyon şiddetini önemli ölçüde azalttığı ve uygulanabilir bir yöntem olduğu görülmüştür (49). Davis ve arkadaşlarının çalışmasında yoga terapiyle standart tedavi karşılaştırılmış ve bunların depresyon ve endişe üzerine etkilerine bakılmış; iki grubun da depresyon ve endişe belirtilerinin anlamlı bir şekilde azalttığı bulunmuştur ama gruplar kendi aralarında karşılaştırılınca anlamlı bir fark görülmemiştir (50). Prenatal hatha yoganın, standart bakımla karşılaştırıldığı çalışmada, depresyon belirtileri gebelikte ve doğum sonrası dönemde değerlendirilmiş; yoganın o an ki ruh halini iyileştirdiği saptanmıştır (51). Yapılan çalışmalarda egzersiz yapan, gevşeme egzersizleri yapan gebelerde prenatal bağlanma düzeyinin daha yüksek olduğu belirtilmektedir (52,53).

Yoganın gebelikte fizyolojik etkileri

Gebelikte ortaya çıkan, kalp debisi, kalp hızı ve plazma hacmindeki artış gibi doğal fizyolojik adaptasyonlar gerçekleşir. Derin nefes alma olarak da bilinen, pranayamik solunum, nefes alıp verme hareketinin gönüllü bir manipülasyonu olarak tanımlanır ve yoga uygulamasının temel taşı olarak kullanılır. Yavaş, kasıtlı, derin nefes alma çoğunlukla akciğer dokusunun ve vagal sinirlerin gerilmesi ile parasempatik sinir sistemini harekete geçirir. Bu, kalp hızında, kan basıncında, metabolizma hızında ve oksijen tüketiminde azalma ile karakterize fizyolojik bir tepkiye yol açar (54).

Sun ve arkadaşlarının çalışmasında, primipar gebelerde yoga egzersizleriyle, kontrol grubu karşılaştırması yapılmış; yoga grubu kontrol grubuna göre anlamlı derecede daha az gebelik rahatsızlığı bildirilmiştir (55). Yi-Chin ve Ya- Chi’nin yaptığı çalışmada yoga programının, maternal rahatsızlıkları önemli derecede azalttığı, Vogler ve arkadaşlarının çalışmasında yoganın, fiziksel iyilik halini arttırdığı, Jiang ve arkadaşlarının başka bir çalışmasında ise gebelikte görülen prenatal rahatsızlıkları hafiflettiği ifade edilmiştir (48,55,56).

Gebelikte uyku bozuklukları sıktır ve çoğunlukla göz ardı edilmekle birlikte erken doğum ve preeklampsi gibi istenmeyen gebelik sonuçlarıyla ilişkilendirilebilir (57). Uyku değişiklikleri yalnızca hamilelikteki fizyolojik değişikliklerden değil, doğum ve ebeveynlik beklentisiyle ortaya çıkan endişeden etkilenebilir. Beddoe ve arkadaşları yürüttükleri pilot bir çalışmada, ikinci trimesterde yogaya başlandığında uyku parametlerinde anlamlı bir iyileşme olduğu ifade edilmiştir (58).

Gebeliğe bağlı bel ağrısı ve pelvik ağrı, gebe kadınların yaklaşık olarak %50’sini etkileyen önemli bir problemdir (59,60). Bu gebelerin yaklaşık %25’i şiddetli ağrıya çekerken, %8’i gebelik boyunca ağır dizabiliteye sahiptir (61). Yoganın gebeliğe bağlı lumbar ve pelvik ağrıya etkisini araştıran bir randomize kontrollü çalışmaya ulaşılmış olup, yapılan çalışmada hatha yoga egzersizleriyle, duruş egzersizleri karşılaştırılmış; yoganın, duruş egzersizlerine göre lumbopelvik ağrı şiddetini azaltmada daha etkili olduğu görülmüştür (62).

Prenatal hatha yoganın, standart bakımla karşılaştırıldığı çalışmada, egzersizlerin kortizol seviyesi üzerine etkilerine bakıldığında yoganın kortizol düzeyini anlamlı derecede azalttığı saptanmıştır (51).

Yoganın riskli gebelik etkileri

“Yüksek” veya “düşük” riskli gebelik arasında ayırt edilecek belirgin bir kriter yoktur; bununla birlikte, annenin veya fetüsün yaşamına tehdit oluşturabilecek maternal ve/veya fetal durumların olduğu gebelikler “yüksek” riskli gebelik olarak kabul edilir (63). Gebelik komplikasyonları nedeniyle her yıl yarım milyondan fazla kadın ölmektedir (64). Gebelikte tedavi edilmeyen psikopatolojilerin yetersiz kilo alımı, preeklampsi, erken doğum gibi sağlık problemlerine yol açabileceği bilinmektedir. Javnbakht ve arkadaşları yaptığı çalışmada, yoga grubunda endişe ve depresyon durumlarının azaldığını ve medikal tedaviye alternatif olarak kullanılabileceğini belirtmiştir (65). Yüksek riskli gebelerde yapılan randomize kontrollü çalışmada, kontrol grubu standart bakım ve geleneksel antenatal egzersiz alırken; deney grubu standart bakıma ek olarak haftada üç gün günde bir saatlik yoga seansı uygulayarak izlenmiştir. Yoga grubunda, gebeliğe bağlı hipertansiyon, preeklampsi, gestasyonel diyabet ve intrauterin büyüme geriliği vakaları, gebelik haftasına göre küçük bebek ve düşük APGAR skora sahip bebek önemli derecede az görülmüştür (66).

Rakhshani ve arkadaşlarının yüksek riskli gebelerde yaptığı başka bir çalışmada ise yoganın fetal dolaşım üzerine etkilerine bakılmıştır. Çalışma sonunda, yoganın biparyetal çap, baş çevresi, femur uzunluğu ve tahmini fetüs ağırlığında anlamlı yüksek sonuçlar elde edilmiştir. Bir meta-analiz çalışmasında 6 tane randomize kontrollü çalışmanın değerlendirilmesi sonucu prenatal yoga uygulamasının depresyon tanısı alan gebelerde depresif belirtilerin azaltılmasında önemli derecede etkili olduğu belirtilmiştir (67). Youngwanichsetha ve arkadaşları tarafından yüksek riskli gebelerde yapılan çalışmada da gestasyonel diyabet olan gebe kadınlarda yoga ile dikkatli yemenin kanda glukoz düzeyi üzerine etkilerine bakılmış; yoga grubunda açlık kan şekerinde, postprandial glukoz seviyesinde ve HbA1c seviyesinde anlamlı derecede azalma görülmüştür (68). Başka bir çalışmada ise yüksek riskli gebelerde basit meditasyona yönelik yoga ile standart bakıma ek olarak yürüme egzersizlerinin yapıldığı grup karşılaştırılmıştır. Çalışma sonunda ürik asit düzeyleri ve trombosit sayıları iki grupta da normal sınırlar içinde yer alırken; yoga grubunda, preeklampsi geçiren gebe sayısı anlamlı derecede az olduğu belirtilmiştir (69).

Yoganın doğum üzerine etkileri

Doğum ağrısı, her anneye özgü olarak bilinir ve karmaşık ve çok yönlü bir olaydır (70). Doğum ağrısı için önerilen yöntemler farmakolojik ve nonfarmakolojik olarak ikiye ayrılmakta ve tercih edilirken de öncellikle güvenilir, basit, ulaşılabilir ve anne bebek fizyolojisine zarar vermemesi özellikleri göz önünde bulundurulur (71). Bu bağlamda solunum rahatlama, egzersiz ve derin gevşemeyi kapsayan yoga uygulamasının doğum üzerine etkilerini inceleyen çalışmalar yapılmıştır. Yoganın doğum ağrısına etkisini araştıran çalışmada; yoga programı uygulanan gebelerin, kontrol grubuna kıyasla doğum boyunca ve doğumdan 2 saat sonrasına kadar daha yüksek maternal rahatlık hissettiği ve daha az ağrı çektiği, doğumun toplam süresinde anlamlı azalma olduğu saptanmıştır. Ayrıca yoga grubunda doğum ağrısı çeken kadınlar anlamlı derecede daha az olduğu belirtilmiştir (72). Yapılan başka bir randomize kontrollü çalışmada ise, antenatal yoga programı ile kontrol grubu karşılaştırılmıştır. Servikal dilatasyon 3-4 cm’ye ulaştığında ve doğumdan 2 saat sonra deney grubunda hissedilen ağrı anlamlı derecede az bulunmuştur. Ayrıca, deney grubunda doğum süresi daha kısa saptanmıştır (73). Narendran ve arkadaşları tarafından yapılan çalışmada, yoga egzersizleri, nefes teknikleri ve meditasyon alan grupla, günde 2 defa 30 dakika yürüyen kontrol grubu değerlendirilmiştir. Yoga grubunda 2500 gr veya daha yüksek doğum ağırlığına sahip kişi sayısının kontrol grubuna göre anlamlı derecede fazla ve erken doğum, intrauterin büyüme geriliği ve gebeliğe bağlı hipertansiyon oranlarının anlamlı derecede az olduğu görülmüştür (74).

Yoganın doğum sonrası dönem üzerine etkileri

Gebelikte yaşanan bazı durumların eskiye döndüğü bazı durumların ise geliştiği süreçte endokrin sistemde artan östrojen, progesteron, kortizon düzeyleri normal seviyelerine inerken, prolaktin düzeyinin artması bunun yanında annenin yeni rollerin ve sorumluluklarına geçişi zor bir yaşam dönemi oluşturmaktadır. Birçok kadın, bu dönemde ortaya çıkan fizyolojik, psikolojik ve sosyal değişimlere kolaylıkla uyum sağlarken uyum sağlamakta zorlanan, sağlayamayan kadınlarda farklı duygusal sorunlar yaşayabilmektedir (75).

Yoganın doğum sonrası etkileri hakkında literatüre baktığımızda, gebeliğe oranla doğumla ilişkili araştırmalar da olduğu gibi daha az sayıda olduğu görülmektedir. Ko ve arkadaşlarının çalışmasında; depresyonda, vücut ağırlığında, vücut yağ oranında, yağ kütlesinde anlamlı düşüş görülürken, yorgunluk belirtilerinde anlamlı bir fark gözlenmemiştir (76). Buttner ve arkadaşları tarafından yapılan çalışmada yoganın doğum sonrası depresyon üzerine etkilerine bakılmıştır; yoga grubundaki kadınlarda depresyon belirtileri anlamlı derecede düşük, endişe ölçümleri azalmış, iyilik hali ve yaşam kalitesindeki gelişmenin de anlamlı derecede hızlı olduğu görülmüştür (77).

Gebelik, herhangi bir sağlık problemi olmasa bile stresli ve karmaşık bir süreçtir. Literatürdeki çalışmalara baktığımızda sonuç olarak, yoganın algılanan stresi azalttığı ve bu nedenle de stresle ilişkili komplikasyonlardan korunmada etkili olduğu; sağlığı yükselttiği, olumlu etkilediği, anne bebek bağlanmasını arttırdığı, gebelikte yaşanan fiziksel, bedensel ve ruhsal sağlıktaki değişime bağlı uykusuzluğa, bel ve bacak ağrılarına olumlu etki ettiği görülmektedir.

Kaynak: Alkan E, Ozcoban F A. Effect of Yoga on Pregnancy, Delivery and Birth Outcomes. Smyrna Tıp Dergisi -64- 2017

Devamını Oku