Sağlık Köşesi

Hamilelerde Egzersiz

Hamilelikte egzersiz yapmak güvenli midir?

Egzersiz konusunda hangi etkinlikleri güvenle yapabileceğinizi kadın doğum hekiminizle konuşmanız gerekmektedir. Herhangi bir sağlık probleminiz yoksa ve hamileliğiniz normal seyrediyorsa, düzenli fiziksel aktivite yapmak veya başlamak güvenlidir.

Egzersizin sakıncalı olabileceği durumlar hangileridir?

  • Kalp- damar, solunum, böbrek ve tiroid hastalıkları
  • Şeker hastalığı (kontrol edilemeyen tip1 diyabet)
  • Düşük, prematüre doğum (erken doğum), fetal büyüme geriliği (anne karnındaki bebekte büyüme geriliği) ve servikal yetmezlik (rahim ağzı yet- mezliği) öyküsü
  • Hipertansiyon (yüksek tansiyon), vajinal kanama, fetal (bebek) hare- ketlerin azalması, anemi (kansızlık), makatla geliş, plasenta previa (bebe- ğin eşinin aşağıda olması) (American College of Obstetricians and Gyna- ecologists (ACOG) 2002).

Hamilelikte yapılan egzersizin ne gibi faydaları vardır?

  • Dolaşım ve sindirim işlevlerini düzenler
  • Hamilelik sırasında sağlıklı kilo alımını sağlar
  • Doğum için gereken kas aktivitesini destekler
  • Doğumdan sonra kilo vermenize yardımcı olur

    Yapacağım egzersizin kapsamı ne olmalıdır?

    Gebelikte oluşan değişiklikler gözönüne alınarak hazırlanacak egzersiz programının kapsamı genel olarak şöyle olmalıdır.

      • Düzgün postür (duruş) eğitimi,
      • Uygun vücut mekaniklerinin öğretilmesi,
      • Postpartum (doğum sonrası) çocuk bakımı için kolların kuvvetlendirilmesi,
      • Artan vücut ağırlığının taşınabilmesi için bacakların kuvvetlendirilmesi,
      • Ödem, varisler ve krampları önlemek için egzersiz ve eğitim,
      • Pelvik taban kas kontrolü için egzersiz ve eğitim,
      • Abdominal (karın) kasların kuvvetlendirilmesi,
      • Kardiyovasküler (kalp-dolaşım sistemine ait) enduransın (dayanıklı- lık) korunması için aerobik egzersiz programı,
      • Doğum sırasında kullanılacak kasların kuvvetlendirilmesi,

    Hamileliğim sırasında ne kadar egzersiz yapmalıyım?

    Düzenli egzersiz yapanlar ile yapmayan kişilere verilecek egzersiz önerileri farklıdır.

    Düzenli egzersiz yapanlar

    • Egzersize başlamadan önce doktorunuza danışın.
    • Haftanın belirli günlerinde, 30 dakika veya daha uzun süreyle egzersiz yapın (Kalp hızı kontrollü).
    • Temas sporlarına , düşme ve abdominal travma (karın travması) riski yüksek olan aktivitelere son verin. Su altı sporları yapmayın (ACOG 2002).
    • Vücut iç ısısının 38°C altında seyretmesini hedefleyerek egzersiz süresini ve şiddetini doktorunuzun önerileri doğrultusunda bu düzeyden ileriye götürmeyin.
    • Düşük şiddetteki egzersizleri tercih edin
    • Kas iskelet sistemine binen stresi azaltmak için ayağınızı destekleyen uygun ayakkabılar giyin.
    • Su kaybını önlemek için uygun miktarda sıvı alın, sıcak ve nemli ortamlarda ya da ateşiniz varken egzersiz yapmayın.
    • Isınma ve soğuma için en az 5 dakika vakit ayırın.
    • İlerleyici germe egzersizlerini kullanmayın (relaksin hormonunun etkileri nedeniyle).
    • Özel egzersizlerde profesyonel yardım alın (örn. pelvik taban egzersizleri).
    • Denge gerektiren egzersizlerden, fazla çömelmekten, çaprazlayarak adım atmaktan ve hızlı yön değiştirmekten kaçının.
    • Aortokaval kompresyondan (bebeği besleyen damar üzerine baskıdan) sakınmak için 16 haftalık gestasyondan (gebelik haftası) sonra sırtüstü pozisyonda uzun süreli egzersiz yapmayın.
    • Enerji (kalori) sınırlamasını ihtiyacınıza göre bir diyetisyen rehberliğinde belirleyin.

    Düzenli egzersiz yapmayanlar

    Düzenli egzersiz yapmayan kadınlar, yukarıdakilere ek olarak aşağıdaki önerileri de yerine getirmelidirler.

    • 13 haftalık gestasyonun (gebelik haftası) sonuna ulaşıncaya kadar egzersiz programına başlamayın.
    • Su içi gebelik egzersizleri gibi, vücut ağırlığı binmeksizin yapılabilen egzersizlerle başlayın.
    • Fizyoterapist gözetiminde, basit ve temel egzersizlerle başlayıp egzersiz toleransını yavaş yavaş artırın.

    Egzersize hangi durumlarda son vermeliyim?

    Aşağıdaki sorunlarla karşılaşan tüm kadınlar egzersize derhal son verip doktorlarına başvurmalıdırlar:

    • Abdominal (karın) ve pubik (kasık) ağrı, sırt ağrısı
    • Vajinal kanama
    • Nefes darlığı, baş dönmesi, baygınlık, çarpıntı veya taşikardi (kalp hızının aşırı yükselmesi)
    • Yürüme güçlüğü

    Kadınların çoğu gebelikte kilo aldıkça, yoruldukça ve daha çabuk nefes nefese kaldıkça doğal olarak egzersiz miktarını azaltırlar.

    Hamilelik sırasında yapabileceğim bazı güvenli egzersizler nelerdir?

    Güvenli Aktiviteler

    * Yüzme: Özellikle su içinde yapılan egzersizler oldukça yararlıdır ve giderek daha fazla ilgi görmektedir. Suyun kaldırma kuvvetinin gebelikte vücut ağırlığındaki artışı maskelemesi, yaralanma riskinin su içinde mini- mal olması, karada yapılan egzersizlere oranla vücut ısısının dağıtımının daha kolay olması ve fetal hiperteminin (anne karnındaki bebeğin ısısının aşırı yükselmesi) önlenmesi gibi avantajlarından dolayı su içi egzersizleri kuvvetle savunulmaktadır. Ancak suyun sıcaklığının annenin deri sıcaklı- ğından önemli ölçüde düşük olması şarttır.

    * Yürüme: Gebelikte en çok tercih edilen aktivite (%43) yürümedir. Düzenli yürümenin annenin iyilik duygusunu arttırdığı ve fiziksel yakınmaları azalttığı ileri sürülmektedir. Bununla birlikte bebeğin doğum ağırlığını arttırdığı yolunda çalışma raporları da bulunmaktadır. Maksimum aerobik kapasitenin %55’inde, 20 dakika süreyle ve haftada üç ile beş kez yapılan bir yürüme programının doğum ağırlığı ve plasenta ağırlığını anlamlı ölçüde arttırdığı, diğer parametreleri ise etkilemediği Clapp tarafından bildirilmiştir.

    * Pilates veya yoga (gebeliğe uyarlanmış): Bu programlar esneklik, solunum kontrolü ve gevşeme gibi, fiziksel uygunluğun aerobik özellik taşımayan elemanlarından oluşmaktadır.

    * Düşük şiddette aerobik egzersizler

    * Golf

    2-Tartışmalı Aktiviteler

    Jogging, aerobik dans, jimnastik, buz pateni, basketbol ve voleybol gibi sıçramayı ve ani hareketleri gerektiren aktivitelerin uygunluğu tartışmalıdır. Bu tip sporlar fetüsün travmatize olma riskini arttırabilir ya da gebelikte hipermobil (aşırı hareketli) olan eklemlerin yaralanmasına neden olabilir.

    Hamilelik sırasında hangi egzersizlerden kaçınmalıyım?

    Gebelikte Tehlikeli Aktiviteler

    * Kayak, su kayağı, hokey

    * Tüm temas sporları

    * Su altı sporları: Son yıllarda literatürde tüplü dalış ile ilgili anektodal bildirilerde, 30 ft’den sığ dalışlarda venöz hava embolisi riskinin düşük olduğu ve sık tekrarlanmadığı sürece anormal sonuçlara yol açmayacağı ileri sürülmektedir. Dekompresyon gerektiren derinliğe (30 ft’den derin) dalışlarda ise spontan düşük, konjenital malformasyon (doğuştan özür), fetal gelişme geriliği (anne karnındaki bebekte gelişme geriliği) ve preterm doğum (erken doğum) insidansı (olasılığı) üç ile beş kat artmaktadır.

    *Yüksek irtifada yapılan egzersizler: 10.000 ft’in üzerindeki irtifada ge- belik komplikasyonlarının belirgin derecede yüksek ve doğum ağırlığının düşük olduğu ileri sürülmekte ve egzersiz, ek bir fizyolojik strese neden olacağı için önerilmemektedir.

    Hipertermik, hiperbarik ve hipoksik koşullarda yapılan sporlar: Örneğin yüksek irtifada tırmanma ve yürüyüş, ılık suda yapılan egzersizler ve su altı sporları.

    * Uygunsuz postürleri gerektiren ve dengeyi bozan aktiviteler. Örneğin binicilik, dağ bisikleti ve kürek gibi.

    * Rekabet gerektiren tüm aktiviteler.

    Bebeğim doğduktan sonra egzersiz yapmaya devam etmek neden önemlidir?

    Bebeğiniz doğduktan sonra egzersiz yapmak ruh halinizi iyileştirmeye ve hamilelik sırasında kazanmış olabileceğiniz fazla kiloları kaybetmenize yardımcı olabilir.

    Kaynaklar:

    1-Doç.Dr. Türkan Akbayrak. Gebelik ve egzersiz.Sağlık Bakanlığı Yayın N0:730

    2- American College of Obstetricians and Gynecologists (ACOG) 2002).

     

     

    Devamını Oku
    Sağlık Köşesi

    Hamilelikte  Kıyafet Seçimi

    Hamilelik her ne kadar normal ve fizyolojik bir durum ise de anne adaylarının bu dönemi hem ruhsal açıdan hem de vücudun biyolojisi açısından sağlıklı bir şekilde geçirmesi büyük önem taşımaktadır. Bu dönemde değişen vücut yapısına uygun giysilerin kullanımı anne ve bebek sağlığı üzerinde etkilidir ve kişinin kendini giysiler içerisinde rahat hissetmesi oldukça önemlidir. Kişinin kendisini rahat hissedebilmesi vücuduna uygun, hareket serbestliği sağlayan ve hava koşullarına uygun olan giysilerle mümkündür.

    İlk üç veya dördüncü ayına kadar hamilelerin büyük bir çoğunluğu hamile giysilerine ihtiyaç duymamakta, bu aylara kadar daha önceki giysilerinin tamamından olmasa bile bir kısmından faydalanabilmektedirler. Bu aylardan sonra ilk aylara oranla kilo artışı hızlanmakta ve vücuttaki fiziksel değişiklikler artmaktadır. Değişen bu vücut yapısına uygun giysilerin artık giyilmesi gerekmektedir. Ayrıca hamilelik sırasında iyi görünmek, kişinin kendisini her açıdan daha iyi hissetmesine de yardımcı olacaktır. Kadınlar, bu dönemdeki giysilerini her zaman olduğu gibi sosyal statü, kişisel özellikler, yaş, eğitim ve ekonomik olanaklarına bağlı olarak belirlemektedir. Bu konudaki en önemli nokta ise her kadının kendi zevk, ihtiyaç ve bütçe olanaklarına uygun giysiye kolayca ulaşabilmesi ve doğru seçimleri yapabilmesidir.

    Hamilelik insan yaşamı boyunca sadece 9 ay 10 günlük bir zaman diliminde yaşanmaktadır. Bu nedenle hamile giysilerinin geçici bir zaman diliminde kullanılması nedeniyle insanlar çok fazla giysi satın almak istememektedirler. Oysa hamilelik kısa sürmesine rağmen anne ve çocuk sağlığı için büyük önem taşımaktadır. Bu nedenle kullanılan giysilerin anne sağlığını bozmayacak, kullanım esnasında rahatsız etmeyecek nitelikte olması gerekmektedir. Hamilelik esnasında özellikle vücut organlarını sıkmayacak şekilde rahat giysiler tercih edilmelidir. Geçmişte hamile giysisi seçenekleri genellikle; Jean salopetler, robadan büzgülü jileler ve beli lastikli pantolonlarla sınırlı kalmıştır. Bugün artık bazı markalar, hamile giyimlerinin önemini fark ederek sezon eğilimlerini yansıtan spordan abiyeye, günlük giyimlerden ofis giysilerine kadar uzanan hamile koleksiyonlarını pazara sunmaya başlamışlardır.

    Ayrıca günümüzde çalışan bayan sayısı geçmişe oranla daha çok artmıştır. Çalışılan  kurumlarının hepsi farklı zorunluluklara sahiptir. Her iş yerinin kendine ait kılık-kıyafet kuralları bulunmaktadır. Çalışırken giyilen hamile giysilerinin işyeri şartlarına uygun olmasının yanında anne ve bebeğin sağlığını kötü yönde etkilemeyen, çalışma ortamında problem yaratmayan niteliklerde olması gerekmektedir.

    Hangi kıyafetler tercih edilmelidir?

    Hamilelikte kıyafet seçimi, anne adayının fiziksel gelişimi ve psikolojik süreci kadar önemli bir konudur. Hamilelik dönemi boyunca anne adayının rahat ve sağlık kıyafetler giymesi gerekir.

    • Hamilelik döneminde, anne ve bebeğin sağlığı için dar giysilerden uzak durulmalıdır. Özellikle karın bölgesini sıkan veya rahatsız eden  kıyafetlerin tercih edilmemelidir.
    • Rahat ve spor kıyafetler (Eşofmanlar, geniş şortlar ve bol tişörtler) hamilelik dönemi için uygundur.
    • Hamilelikte giyilen kıyafetler pamuklu kumaştan olmalıdır. Kış mevsiminde ise yünlü kıyafetler tercih edilmelidir.
    • Hamilelikte ateş basmaları normaldir ve sıklıkla yaşanır. Bu dönemde giyilen kıyafetlerin nefes alabilen malzemelerden yapılmış olması önem taşır. Cotton, viskon cotton, yüzde 100 viskon ve ipek olanlar tercih edilebilir.

    Uzak durulması gereken kıyafetler nelerdir?

    • Sentetik kıyafetler ve iç çamaşırları
    • Çok dar pantolonlar
    • Sıkı ve sert malzemeden yapılmış sutyenler
    • Kan dolaşımını zorlayan ve bacağı sıkan çoraplar giyilmemelidir.

    Kaynak: Mızrak Ş, Güzel S.Hamilelerde giyim problemleri ve tercihleri. Electronic Journal of Vocational Colleges December/Aralık 2011

     

    Devamını Oku
    Sağlık Köşesi

    Viral Enfeksiyonlarda Vitaminler ve Mineraller: COVID-19

    Pandemi olarak kabul edilen koronavirüs hastalığı 2019 (COVID-19) ülkelerin sağlık sistemleri ve ekonomileri için önemli bir tehdit haline gelmiştir. Güncel durumda, bu virüs salgınını kesin olarak önleyebilen veya tedavi edebilen herhangi bir ilaç bulunmamaktadır. Bu nedenle, hastalıktan korunmak ve hastalığı yönetmek için sağlıklı bir bağışıklık sistemine sahip olmak önemlidir. Vitamin ve mineraller, sağlıklı bir bağışıklık yanıtının oluşturulmasında etkin rol oynayan ve vücudun enfeksiyonlara karşı olan direncini arttıran önemli besin ögeleridir. Vitamin ve minerallerin, makrofajlar, nötrofiller ve doğal öldürücü hücrelerin gelişiminin ve farklılaşmasının sağlanması, T ve B lenfosit yanıtının düzenlenmesi gibi bağışıklık sistemi üzerinde çeşitli etkileri mevcuttur. COVID-19 pandemisinde bu vitamin ve mineraller hem literatürde hem de medyada yaygın olarak tartışılmaya başlanmıştır. Bu nedenle, bu derlemede COVID-19 odağında viral enfeksiyonlarda vitamin ve minerallerin rolü incelenmiştir.
    Giriş
    Viral solunum yolu enfeksiyonları hızlıca yayılabilen ve epidemilere sebep olabilen önemli mortalite nedenleri arasında yer almaktadır (Forum of International Respiratory Societies, 2017). Dünya Sağlık Örgütü (WHO) verilerine göre mevsimsel influenza virüsü, her yıl 3-5 milyon kişide şiddetli hastalığa yol açmakta ve 290.000-650.000 bireyin solunum şikâyetleri nedeniyle ölümüne sebep olmaktadır (WHO, 2018). Influenza virüsleri dışında, 2002’de ortaya çıkan Şiddetli Akut Solunum Yetmezliği Sendromu (SARS) ve 2012’de yaşanan Orta Doğu Solunum Sendromu (MERS) salgınları koronavirüslerin de insanlarda ölümcül solunum yolu hastalıklarına neden olabilen patojenler olduğunu ortaya koymuştur (Schoeman & Fielding, 2019). 2019’un sonunda Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıkan ve tüm dünyaya yayılarak pandemiye dönüşmüş olan COVID-19 salgınının da SARS koronavirüsü ile uzaktan ilişkili yeni bir tür koronavirüsten kaynaklandığı gösterilmiştir. Güncel durumda, COVID-19 salgınını kesin olarak önleyebilen veya tedavi edebilen herhangi bir ilacın olmadığı bilinmektedir (Gasmi vd. 2020; Jayawardena, Sooriyaarachchi, Chourdakis, Jeewandara, & Ranasinghe, 2020; Zhang & Liu, 2020). Buna karşın, viral enfeksiyonlardan korunmada sağlıklı bir bağışıklık sistemi en önemli silahlardan birisidir. Bu noktada, yeterli ve dengeli beslenmenin rolü aşikârdır. Bağışıklık fonksiyonlarının geliştirilmesi ve sürdürülmesi için vücudun ihtiyaç duyduğu makro ve mikro besin ögelerinin yeterli miktarlarda karşılanması gerekmektedir. A, C, D ve E vitamini gibi vitaminler ile çinko, bakır, selenyum ve demir gibi minerallerin sağlıklı bir immün yanıtın sürdürülmesinde önemli rolleri olduğu bildirilmiştir (Maggini, Pierre, & Calder, 2018). Bu derleme makalenin amacı, COVID-19 odağında bağışıklık yanıtının düzenlenmesinde vitamin ve minerallerin etkisini incelemektir.

    A vitamini

    Yağda çözünen vitaminlerden olan A vitamini, retinoidler ve provitamin A aktivitesi gösteren karotenoid yapıdaki bileşiklerden oluşmaktadır. A vitamini aktivitesi gösteren bileşikler görme, üreme ve beyin fonksiyonlarının sürdürülmesi, büyüme ve gelişmenin desteklenmesi, epitel ve mukus bütünlüğünün sağlanması ve hücre farklılaşması gibi çok çeşitli fizyolojik süreçlere dâhil olmaktadır (Álvarez, Vaz, Gronemeyer, & de Lera, 2014). Bunların yanı sıra, A vitamini sağlıklı bir immün sistemin sürdürülmesi için de oldukça önemlidir. A vitamini eksikliği olan bireylerde immün sistemin baskılandığı ve bireylerin enfeksiyonlara daha yatkın hale geldiği bildirilmiş, hatta A vitamini uzun yıllar “enfeksiyon karşıtı” (anti-enfective) vitamin olarak tanımlanmıştır (Dowling, 2020). A vitamininin biyolojik olarak aktif bir metaboliti olan retinoik asit, hem doğal hem de edinsel immün yanıtın düzenlenmesinde görev almaktadır (Tablo 1).
    Yapılan araştırmalarda A vitamininin İnsan İmmün Yetmezlik Virüsü (HIV), sıtma, kızamık, tüberküloz, diyare ve akut solunum yolu virüsleri gibi çeşitli virüsler üzerine etkisi incelenmiştir (Olofin vd., 2014; Ortac Ersoy vd., 2016; Tenforde vd., 2017). Konuya ilişkin bir meta- analizde A vitamini desteğinin beş yaş altı çocuklarda kızamık ve diyare gibi enfeksiyon hastalıklarının insidansını azalttığı bildirilmiştir (Wilson, Imdad, Herzer, Yakoob, & Bhutta, 2011). A vitamini desteğinin bağışıklık yanıtı üzerindeki etkisinin bireylerin başlangıç A vitamini düzeylerine göre değişebileceği gösterilmiştir. İnfluenza aşısının etkinliğinin arttırılması için A vitamini desteğinin verildiği bir çalışmada, başlangıçta A vitamini düzeyi düşük olan bireylerde yüksek olanlara göre humoral immün yanıtın daha fazla arttığı gözlenmiştir (Patel vd., 2019). Alt solunum yolu enfeksiyonu nedeniyle hastaneye başvuran 11 yaş altı çocuklarla yürütülen bir çalışmada ise A vitamini desteğinin ateş, solunum hızı gibi semptomların giderilmesi, hastanede kalış süresi ya da alt solunum yolu enfeksiyonu nedeniyle tekrar hastaneye başvurma süresi üzerinde etkili olmadığı rapor edilmiştir. Bu durum çalışmanın yapıldığı grupta A vitamini yetersizliğinin yaygın olmayışı ile ilişkilendirilmiştir (Chang vd., 2006).
    A vitamininin koronavirüs türleri üzerine olan etkisi de, deney hayvanları ile yürütülen bazı araştırmalarda incelenmiştir. A vitamini açısından yetersiz bir diyetle beslenen tavukların, bir tür koronavirüs olan enfeksiyoz bronşit virüsü (IBV) ile enfekte edilmesi sonucunda A vitamininden yeterli diyetle beslenen tavuklara kıyasla IBV enfeksiyonunu daha ciddi geçirdikleri bildirilmiştir (West, Sijtsma, Kouwenhoven, Rombout, & van der Zijpp, 1992). A vitamininin henüz insanlarda koronavirüslere karşı koruyucu veya tedavi edici potansiyeli bilinmemekte ve konuya ilişkin çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Ancak, A vitamini eksikliğinin enfeksiyon hastalıklarıyla ilişkisi düşünüldüğünde yeterli ve dengeli beslenerek günlük gereksinimin sağlanmasının ve yetersizliği olan bireylerde optimal A vitamini seviyelerine ulaşmasının önemli olduğu vurgulanabilir. Türkiye Beslenme Rehberi’ne göre yeterli A vitamini alımı yetişkin ve yaşlı erkekler için 750 mcg, kadınlar için 650 mcg olarak belirlenmiştir (Türkiye Beslenme Rehberi [TÜBER], 2015).

    D vitamini

    Yağda çözünen vitaminlerden biri olan D vitamini, önceleri kemik sağlığı ve kalsiyum emilimi üzerine olan etkileri ile bilinirken son yıllarda iskelet sistemi dışında da oldukça aktif rol oynayan bir hormon olarak kabul edilmeye başlanmıştır (Sassi, Tamone, & D’Amelio, 2018). D vitamini COVID-19 sürecinde en çok tartışılan vitaminlerden birisi olmuştur. Güney Yarım Küre’de COVID-19’a bağlı mortalite oranının Kuzey Yarım Küre’ye göre daha düşük olması; benzer şekilde D vitamininin kış aylarında yeterince sentezlenemediği bölgeler olan Kuzey Yarım Küre’deki 35°’nin üzerindeki enlemlerde mortalitenin yüksek olması durumun D vitamini eksikliği ile ilişkili olabileceğini düşündürmüştür. Kuzey Avrupa ülkelerindeki görece düşük mortalite oranı ise D vitamini desteği kullanımının yaygın olması ve eksikliğinin sık görülmemesi ile ilişkilendirilmiştir (Panarese & Shahini, 2020; Rhodes, Subramanian, Laird, & Kenny, 2020). D vitamini ile COVID-19 arasındaki ilişkiyi incelemek üzere, İsviçre’deki bir kohort çalışması için alınan plazma 25-hidroksivitamin D (25[OH] D) düzeyleri retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Çalışmada, polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) ile COVID-19 tanısı doğrulanmış hastalarda 25(OH)D düzeylerinin PCR negatif hastalara göre daha düşük olduğu bildirilmiştir (sırasıyla, medyan: 24.6 ng/mL ve 11.1 ng/mL) (D’Avolio vd., 2020). Birleşik Krallık Biyobank verilerinin kullanımı ile yapılan bir çalışmada ise serum vitamin D konsantrasyonu ile COVID-19 riski arasında ilişki olmadığı rapor edilmiştir (Hastie vd., 2020).
    D vitamininin immün sistem üzerine etkisi hem doğal hem de edinsel immün yanıt aracılığı ile açıklanmaktadır (Tablo 1). D vitamininin COVID-19 ile ilişkili olarak gündeme gelmesi ise bu etkilerinin yanı sıra özellikle T hücre (Th) cevabı üzerine olan etkisi ile ilişkilidir. Viral ya da bakteriyel enfeksiyon durumunda immün sistem anti-inflamatuar ve pro-inflamatuar sitokinler salgılayarak yanıt verir. Bu sitokinlerin aşırı salgılanmasıyla ortaya çıkan sitokin fırtınası ise COVID- 19’un şiddeti ile ilişkilendirilmekte ve COVID-19 kaynaklı mortalitelerin önemli bir nedeni olarak gösterilmektedir (Coperchini, Chiovato, Croce, Magri, & Rotondi, 2020; Mehta vd., 2020). D vitamini yardımcı Th1 yanıtını azaltıp, Th2 ve düzenleyici Th cevabını arttırmaktadır. Böylece proinflamatuar sitokinlerin salınımı azalırken; anti-inflamatuar sitokinlerin salınımı artmaktadır. D vitamininin immün sistem üzerindeki bu düzenleyici etkisi ile sitokin fırtınasını ve buna bağlı olarak akut solunum sıkıntısı sendromunu önleyebileceği bildirilmiştir (Dancer vd., 2015; Grant vd., 2020). Bir diğer mekanizma olarak da D vitamininin anjiyotensin dönüştürücü enzim 2 (ACE-2) ekspresyonunu arttırıp pulmoner vazokonstriksiyonu azaltarak COVID-19 şiddetini azaltabileceği öne sürülmüştür (Mansur, 2020; Tian & Rong, 2020).
    D vitamini desteğinin akut solunum yolu enfeksiyonu riskine karşı koruyuculuğunu araştıran birçok randomize kontrollü klinik çalışma yürütülmüştür. Toplam 25 randomize kontrollü klinik çalışmanın (n=11321) dâhil edildiği bir meta-analizde D vitamini desteğinin, akut solunum yolu enfeksiyonu riskini azalttığı belirlenmiştir (Odds Oranı: 0.88; %95 GA: 0.81-0.96). Koruyucu etkinin günlük ya da haftalık olarak D vitamini desteği alanlarda belirgin olduğu, bolus doz olarak kullananlarda koruyuculuk açısından anlamlı bir etkinin olmadığı bildirilmiştir. Ayrıca, başlangıç 25(OH)D düzeyi 25 nmol/L’nin altında olan bireylerde üstünde olanlara kıyasla koruyuculuğun daha fazla olduğu da bildirilmiştir (Martineau vd., 2017).
    “Vitamin-mineraller sağlıklı bağışıklık yanıtı için elzem besin ögeleridir”
    D vitamininin immün sistem üzerindeki önemli etkilerine karşın, D vitamini yetersizliği tüm Dünya’da yaygın olarak görülmektedir (van Schoor & Lips, 2017). TÜBER’de yeterli D vitamini alımı yetişkin erkek ve kadınlar için 15 mcg/gün, yaşlılar için 20 mcg/gün olarak belirlenmiştir ( TÜBER, 2015). D vitamininin optimal düzeyleri ve destek tedavi olarak kullanımına ilişkin çeşitli öneriler sunulmuştur. Dolaşımdaki 25(OH)D konsantrasyonlarının 20-30 ng/mL aralığında olmasının akut solunum sıkıntısı sendromunu azaltacağı; ancak enfeksiyon riskinin önlenmesi için serum 25(OH)D konsantrasyonlarının optimal aralığının 40-60 ng/ mL’ye yükseltilmesi önerilmiştir. Bireylerin serum konsantrasyonlarına göre bir destek tedavi planının çıkarılması öncelikli hedef olmakla birlikte, influenza ya da COVID-19 riski olan bireylerde serum düzeylerini hızlıca yükseltebilmeleri için vitamin D ’ün birkaç hafta 10,000 IU/gün olarak alınması daha sonra 5000 IU/gün ile devam edilmesi önerilmiştir. COVID-19 tedavisinde ise daha yüksek dozların kullanılabileceği bildirilmiştir (Grant vd., 2020). Farklı dozlardaki D vitamini desteğinin COVID-19 tedavisi ve COVID-19’a bağlı mortalite riski üzerine olan etkilerini incelemek üzere klinik araştırmalar da yürütülmeye başlanmıştır (ClinicalTrials. gov Identifier: NCT04344041; NCT04351490).

    E vitamini

    E vitamini her biri alfa (α), beta (β), gama (γ) ve delta (δ) olarak adlandırılan dört homoloğa sahip, yapısal olarak birbirleri ile ilişkili tokoferoller ve tokotrienolleri tanımlayan genel bir terimdir. E vitamininin, insan dokularında en fazla bulunan ve biyolojik olarak en aktif formu α-tokoferol’dur (Galli vd., 2017). E vitamininin keşfinden yaklaşık 10 yıl sonra (1931) antioksidan aktivitesi ortaya konmuş ve 1980’li yılların sonuna kadar bu özelliği ile ön planda olmuştur. Bu tarihten sonra E vitamininin antioksidan aktivitesi dışındaki etkileri araştırılmaya başlanmış; hücre sinyalizasyonunun ve gen ekspresyonunun düzenlenmesinde rol aldığı ortaya konulmuştur. Son yıllarda ise inflamasyon ve nörolojik hasarlara karşı olan etkilerine ve immünmodülatör özelliğine odaklanılmıştır (Khadangi & Azzi, 2019).
    E vitamininin immün sistem üzerine olan etkilerinin birçok farklı mekanizma üzerinden gerçekleştiği bildirilmiş olmakla birlikte (Tablo 1), en temel ve en çok çalışılmış etkisi Th aracılı immün yanıtı arttırmasıdır (Lee & Han, 2018). Özellikle yaşla birlikte azalan Th aktivasyonunun E vitamini ile artırılabileceği gösterilmiştir (De la Fuente, Hernanz, Guayerbas, Victor, & Arnalich, 2008; Marko vd., 2007).
    Vitamin E yetersizliği olan çocuklarda ya da yetişkinlerde enfeksiyonlara yatkınlığın daha fazla olduğu bildirilmiştir (Aibana vd., 2018; Qi vd., 2016; Zhang, Sun, Yan, Yi, & Yue, 2019). Ancak E vitamininin destek olarak verildiği klinik çalışmaların sonuçları oldukça çelişkilidir. Bazı araştırmalar E vitamini desteğinin solunum yolu enfeksiyonu riskini azalttığını gösterirken (Hemilä, 2016; Meydani vd., 2004), etkisinin olmadığını ya da tam ters olarak riski arttırdığını bildiren raporlar da mevcuttur (Graat, Schouten, & Kok, 2002; Hemilä & Kaprio, 2008a, 2008b; Hemilä, Virtamo, Albanes, & Kaprio, 2006).
    E vitamininin koronavirüsler üzerine olan etkisi ise henüz bilinmemektedir. Ancak, immün yanıt üzerindeki genel etkileri düşünüldüğünde, özellikle immün sistemin zayıfladığı ve solunum yolu enfeksiyonlarının sık görüldüğü yaşlı popülasyonda yeterli alıma dikkat edilmesinin önemli olduğu söylenebilir (Meydani, Lewis, & Wu, 2018). Yeterli E vitamini alımı yetişkin ve yaşlı erkekler için günlük 13 mg, kadınlar için ise 11 mg olarak belirlenmiştir (TÜBER, 2015).

    C vitamini

    C vitamini antioksidan özelliği ve çeşitli fizyolojik reaksiyonlarda görevli enzimlerin kofaktörü olması ile bilinen suda çözünen vitaminlerden birisidir. Karnitin, kollajen ve çeşitli hormonların (katekolaminler ve peptit hormonları gibi) sentezi için C vitaminine ihtiyaç duyulmaktadır. Son yıllarda C vitamininin gen transkripsiyonu ve hücre sinyalizasyonunda da rol aldığı ortaya konulmuş; deoksiribonükleik asit (DNA) ve histon metilasyonunun düzenlenmesinde görevli çeşitli enzimler için de koenzim olduğu belirlenmiştir (Carr & Maggini, 2017).
    C vitamininin solunum yolu enfeksiyonlarına olan etkisi medyada da sıkça gündeme gelen ve uzun yıllardır araştırılan bir konudur. Konuya ilişkin olarak C vitamininin üst solunum yolu enfeksiyonları üzerine etkisinin araştırıldığı 29 çalışma ve 11306 bireyin dâhil edildiği bir Cochrane derlemesinde, ortalama 1 g/gün C vitamini alımının üst solunum yolu enfeksiyonunu önlemediği belirlenmiştir. Ancak üst solunum yolu enfeksiyonu süresini yetişkinlerde ortalama %8, çocuklarda %14 kısalttığı bildirilmiştir (Hemilä & Chalker, 2013).
    “Yeterli ve dengeli beslenerek günlük önerilen miktarlarda vitamin-mineral alımı sağlanmalıdır”
    C vitamininin güçlü antioksidan etkisinin, sitokin fırtınası ile ortaya çıkan oksidatif stresin azaltılmasında kullanılabileceği; COVID-19’un ağır olarak seyrettiği bireylerde intravenöz olarak yüksek dozlarda (10-20 g/ gün) C vitamini desteğinin olumlu etkileri olabileceği ileri sürülmüştür (Cheng, 2020). Konuya ilişkin klinik araştırmalar da başlatılmıştır (ClinicalTrials.gov Identifier: NCT04323514; NCT04357782).
    Yeterli C vitamini alımı yetişkin ve yaşlı erkekler için 110 mg/gün, kadınlar için 95 mg/gün olarak belirlenmiştir (TÜBER, 2015).

     

    Besin Ögeleri Bağışıklık Yanıtındaki Bazı Görevleri
    A vitamini Epitel hücrelerin farklılaşmasına, olgunlaşmasına destek olur. Epitel doku ve mukus tabakasının bütünlüğünün korunmasını sağlar.
    Doğal ve edinsel bağışıklık yanıtının elemanları olan fagositik hücreler (makrofajlar ve nötrofiller), NK hücreler, T ve B lenfositlerin gelişimi ve fonksiyonlarında görev alır.
    (Huang, Liu, Qi, Brand, & Zheng, 2018; Roy & Awasthi, 2019).
    D vitamini Mikroorganizmalar için giriş kapısı olan fiziksel bariyeri güçlendirir; sıkı bağlantı (tight junctions) ve ara bağlantı (gap junctions) proteinlerinin kodlanmasında rol alan genleri düzenler.
    Monositlerin makrofajlara farklılaşmasını sağlar.Katelisidin ve defensin gibi antimikrobiyal peptitlerin üretimini arttırır.Yardımcı Th1 yanıtını azaltıp, Th2 ve düzenleyici Th cevabını arttırır.(Rondanelli vd., 2018; Beard, Bearden, & Striker, 2011; Dancer vd., 2015; Grant vd., 2020; Maggini, Pierre, & Calder, 2018).
    E vitamini Serbest radikallerin verdiği hasara karşı hücre membran bütünlüğünü korur.
    Th aracılı immün yanıtı arttırır.
    NK aktivitesini arttırır, dendritik hücrelerin matürasyonu ve fonksiyonunu düzenler.
    B hücre yanıtı antikor oluşumunu arttırır.
    (Lee & Han, 2018; Maggini vd., 2018).
    C vitamini Hücreleri serbest radikallerin verdiği hasara karşı korur.
    Kollajen sentezinde rol alarak, keratinosit farklılaşmasını ve fibroblast proliferasyonunu arttırarak epitel bariyeri güçlendirir.
    Sitokin yanıtını modüle eder.
    Nötrofil ve monositlerin proliferasyonunu ve fonksiyonunu düzenler.
    Enfeksiyon bölgesine nötrofil göçünü sağlar.
    NK hücre aktivitesi ve kemotaksisi sürdürür.
    B ve T lenfositlerin farklılaşmasına ve çoğalmasına destek olarak humoral ve hücresel immün yanıtı düzenler.
    (Carr & Maggini, 2017; Maggini vd., 2018)
    Selenyum Antioksidan savunma sistemi, redoks sinyalizasyonu ve homeostazında görevlidir.
    Selenoprotein yapısındaki glutatyon peroksidaz enzim ailesi, enfeksiyonlar sırasında artan oksidatif stresi ve ROS oluşumunu azaltır.
    Selenoproteinler, aktive edilmiş Th fonksiyonları için gereklidir. Selenoprotein eksikliği olan Th’ler, ROS üretimini baskılayamadıkları için Th-reseptör stimülasyonuna yanıt olarak çoğalamazlar.
    NK hücrelerinin sitotoksisitesini arttırır.
    (Rayman, 2012; Guillin, Vindry, Ohlmann, & Chavatte, 2019).
    Çinko Doğrudan antiviral aktivite gösterebilir.
    Deri ve mukozal membran bütünlüğünü sağlar.
    NK hücreler, makrofajlar ve nötrofiller dâhil doğal bağışıklığı düzenleyen hücrelerin gelişimi ve normal işlevleri için gereklidir. Th aktivitesi için gereklidir. Çinko eksikliğinde Th1 ve Th2 arasındaki denge bozulur.
    (Maares & Haase, 2016; Read vd., 2019; Prasad, 2020; Maggini vd., 2018).
    Bakır Th, B lenfositler, NK, makrofajlar ve nötrofiller gibi immün sistem hücrelerinin gelişimi ve farklılaşması için gereklidir. Antikor üretimi için gereklidir.
    Makrofajlar gibi bağışıklık hücreleri tarafından anti-mikrobiyal bir ajan olarak kullanılır.
    (Li vd., 2019; Maggini vd., 2018).
    Demir Lenfositlerin çoğalması için gerekli nükleik asit sentezinde görev alan ribonükleotid redüktaz enzimi için kofaktördür. Sitokin üretimi ve fonksiyonunda görev alır.
    (Weiss & Carver, 2018; Wessling-Resnick, 2018; Maggini vd., 2018).
    NK: Doğal öldürücü hücre, ROS: Reaktif oksijen türleri, Th: T-hücre

     

    Selenyum

    Selenyum antioksidan ve anti-inflamatuar etki gösteren, çok çeşitli pleiotropik etkileri olan bir eser elementtir. Selenyum vücuttaki fizyolojik işlevlerini merkezinde selenosistein bulunan selenoproteinler aracılığıyla gerçekleştirir. Önemli bir antioksidan olan “glutatyon peroksidaz”, endoplazmik retikulum stres yanıtında önemli fonksiyonları olan “selenoprotein S” ve tiroid metabolizmasında rol alan “iyodotironin deiyodinaz” selenoprotein enzim ailelerinden bazılarıdır (Rayman, 2012).
    Selenyum eksikliğinde enfeksiyon hastalıklarına olan yatkınlığın arttığı ve enfeksiyonların daha şiddetli geçtiği rapor edilmiştir (Guillin vd., 2019). In-vivo olarak yapılan birçalışmada,selenyumeksikliğiolanveolmayanfareler hafifbirinfluenzaAsuşuileenfekteedilmiştir.Selenyum eksikliği olan farelerde, selenyum yeterli farelere göre daha şiddetli interstisyel pnömoni geliştiği görülmüştür (Beck vd., 2001). Çalışmalar, selenyum eksikliğinin sadece bağışıklık tepkisini değil, aynı zamanda viral patojenin kendisini de etkilediğine işaret etmektedir (Beck vd., 1994; Beck, 1995). Konakta oksidatif strese neden olan selenyum eksikliğinin viral bir genomu değiştirerek iyi huylu veya hafif patojenik bir virüsün yüksek derecede virülana dönüşebilmesine neden olabileceği bildirilmiştir. Konuya ilişkin bir laboratuvar çalışmasında selenyum eksikliği olan farelerde patojen olmayan Coxsackie virüs suşunun altı nükleotidinde genomik mutasyon görülmesi ile birlikte virülant özellik kazandığı belirlenmiştir (Beck, 1995).
    Broome ve arkadaşlarının yaptığı randomize çift kör bir çalışmada kısmen düşük plazma selenyum konsantrasyonları olan bireylerde (<1,2 μmol/L) selenyum desteğinin poliomyelit aşısına yanıt olarak interferon (IFN)-ɤ üretimini ve Th sayısını arttırdığı; Th proliferasyonunun tepe noktasına daha erken ulaşılmasını sağlayarak hücresel bağışıklık yanıtını olumlu etkilediği belirlenmiştir. Ayrıca, selenyum takviyesi alan grubun poliovirüs klirensinin daha hızlı olduğu ve bu bireylerin dışkılarından elde edilen poliovirüs transkriptaz- polimeraz zincir reaksiyon ürünlerinde daha az sayıda mutasyon olduğu belirlenmiştir. Selenyum takviyesinin humoral bağışıklık yanıtı üzerine ise etkisinin olmadığı bildirilmiştir (Broome vd., 2004). İleri yaş yetişkinlerin katıldığı bir çalışmada selenyum takviyesinin (0-200 μg/ gün) insanların hücresel bağışıklığı üzerinde hem yararlı hem de zararlı etkileri olabileceği ve bu etkilerin büyük ölçüde takviye edilen selenyum dozuna bağlı olduğu bildirilmiştir. Selenyum desteğinin hücresel immün yanıt üzerine olumlu etkileri olmasına karşın, yüksek dozlarda (200 μg/gün) selenyum takviyesinin CD8 hücrelerinin granzim B içeriğinde anlamlı bir azalmaya yol açarak bağışıklık yanıtı üzerine olumsuz etki gösterebileceği saptanmıştır (Ivory vd., 2017).
    Çin’de yapılan bir değerlendirmede, saç örneklerinden belirlenen selenyum düzeyleri ile COVID-19 iyileşme oranları arasında ilişki olduğu ve selenyumun COVID- 19’daki etkinliğinin araştırılmaya değer olduğu vurgulanmıştır (Zhang, Taylor, Bennett, Saad, & Rayman, 2020).
    TÜBER’de yeterli selenyum alımının 70 mcg/gün olduğu bildirilmiştir (TÜBER, 2015). Selenyum takviyesi ile ilgili vurgulanması gereken en önemli faktörün, bireyin selenyum durumu olduğunun altı çizilmiştir. Selenyum takviyesinin selenyum düzeyleri düşük kişilere faydalı olabileceği, yeterli ya da yüksek selenyum düzeylerine sahip bireyleri olumsuz etkileyebileceği, bu nedenle selenyum alımını arttırmak için öneri verilmeden önce dikkatli olunması gerektiği vurgulanmaktadır (Rayman, 2012).

    Çinko

    Çinko, büyüme, gelişme ve bağışıklık fonksiyonlarının korunmasında önemli rolleri olan bir eser elementtir. İnsan vücudundaki çoğu enzimatik reaksiyona ve transkripsiyon düzenlemelerine aracılık ettiği bilinmektedir. Çinko, yaklaşık 750 çinko-parmak transkripsiyon faktörünün yapısal bileşenidir (Read, Obeid, Ahlenstiel, & Ahlenstiel, 2019).
    Çinkonun Herpes Simpleks, Hepatit C ve HIV gibi birçok virüse karşı gösterdiği antiviral etki, Read ve arkadaşlarının çalışmasında derlenmiştir (Read vd., 2019). Bir meta-analiz çalışmasında oral çinko takviyesi alımının yetişkinlerde grip enfeksiyonu semptomlarının süresini anlamlı olarak kısalttığı bildirilmiştir (Science, Johnstone, Roth, Guyatt, & Loeb, 2012).
    Hücre içi çinko konsantrasyonlarının pirition gibi çinko iyonoforları ile arttırılması sonucu çeşitli ribonükleik asit (RNA) virüslerinin replikasyonlarının bozulduğu görülmüştür. Hücre kültürlerinde düşük konsantrasyonlarda uygulanan çinko ve pirition kombinasyonunun SARS koronavirüsünün replikasyonunu inhibe ettiği görülmüştür (te Velthuis vd., 2010). COVID-19’un tedavisi için güncel olarak kullanılan ajanlardan biri olan klorokinin de, hücre içi çinko konsantrasyonunu artıran bir iyonofor olduğu bildirilmiştir. Klorokinin COVID-19’a karşı gösterdiği antiviral etkide hücre içi çinko konsantrasyonuna olan bu etkisinin de aracılık edebileceği öneri sürülmüştür (Skalny vd., 2020). Bu nedenle, klorokin ve çinkonun birlikte kullanılmasının sinerjik etki gösterebileceği bildirilmiştir (Shittu & Afolami, 2020). Konuya ilişkin birçok klinik çalışma da başlatılmıştır (ClinicalTrials.gov Identifier: NCT04377646; NCT04342728; NCT04351490).
    TÜBER’de yeterli çinko alımı, erkekler için 9.4-16.3 mg/gün, kadınlar için 7.5-12.7 mg/gün olarak belirlemiştir (TÜBER, 2015).

    Bakır

    Bakır, melanin üretimi, hücresel solunum, demir metabolizması ve oksidatif stresin azaltılması gibi çeşitli biyolojik süreçler için önemlidir (Li, Li, & Ding, 2019; Rupp vd., 2017). Bakırın bronşit, poliovirüs, HIV-1 gibi zarflı ya da zarfsız çok çeşitli virüslere karşı antiviral etki gösterdiği bildirilmiştir (Raha, Mallick, Basak, & Duttaroy, 2020). Bakteri ve virüslerin bakır yüzeylerde yaşam şansının az olduğu da bilinmektedir. İnsan koronavirüsü (229E) ile yapılan bir çalışmada bakır ve bakır alaşımlı yüzeylere maruz kalan koronavirüsün hızlı bir şekilde inaktive olduğu, viral RNA’sının bozulduğu ve büyük yapısal hasarlar gördüğü belirlenmiştir (Warnes, Little, & Keevil, 2015).
    Turnlund ve arkadaşları uzun süreli yüksek bakır alımının oksidasyon ve bağışıklık fonksiyonu üzerindeki etkisini belirlemek amacıyla bir çalışma yürütmüşlerdir. Çalışmada 9 yetişkin birey önce 18 gün boyunca düşük bakır içeren (1,6 mg/gün) bir diyet; daha sonra 147 gün boyunca bakır takviyesi içeren bir diyet (toplam: 7,8 mg/gün) tüketmiştir. Çalışma sonunda influenza aşısı yapılan bireylerin bağışıklık yanıtları kontrol grubu ile karşılaştırılmıştır. Bakır alımının düşük olduğu döneme kıyasla yüksek olduğu dönemde antioksidan belirteçler anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. Bununla birlikte, uzun süre yüksek bakır alımı sonrası dolaşımdaki polimorfonükleer hücre sayısı, lökosit yüzdesi, lenfosit sayısı, serum IL-2 seviyesinin anlamlı olarak azaldığı saptanmıştır. Ayrıca, yüksek bakır alımı olan grubun aşıya karşı oluşturdukları antikor titreleri de kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur. Bu verilerden yola çıkarak uzun süreli yüksek bakır alımının bağışıklık fonksiyonlarını zayıflattığı belirlenmiştir. (Turnlund vd., 2004).
    Esansiyel bir iz element olan bakır gereksinimden fazla alındığında toksik etkiler göstermektedir. Bu nedenle temel biyolojik fonksiyonları sürdürecek ancak bakır toksisitesine yol açmayacak miktarda bakır alımını sağlamak önemlidir (Li vd., 2019). Yetişkin ve yaşlı erkekler için yeterli bakır alımı 1.6 mg/gün, kadınlar için 1.3 mg/gün olarak belirlenmiştir (TÜBER, 2015). Beslenmedeki önemi dışında, bakır alaşımlı yüzeyler etkili temizleme rejimleri ve iyi klinik uygulamalar ile birleştirilerek COVID-19 yayılımını kontrol etmeye yardımcı olabilir (Warnes vd., 2015).

    Demir

    Demir; ATP üretimi, oksijen taşınması, mitokondriyal fonksiyon, DNA replikasyonu gibi birçok metabolik süreç için önemli bir mineraldir. Demir insan organizması için olduğu kadar mikroorganizmaların yaşamsal işlevleri için de gereklidir. Virüsler kendi genomlarını çoğaltabilmek ve mesajcı RNA (mRNA)’larını üretebilmek için demire gereksinim duyarlar (Drakesmith & Mulberg, 2008). İnsan bağışıklık sistemi, virüslerin vücuttaki demiri kullanmalarını önleyecek bir takım savunma mekanizmalarına sahiptir (Ganz, 2018; Wessling- Resnick, 2018). Bununla birlikte hücresel demir depolarının artmasının viral replikasyonu ve yayılımı arttırabileceği bilinmektedir (Drakesmith & Mulberg, 2008; Quiros-Roldan, Biasiotto, Magro, & Zanella, 2020). Demir desteğinin enfeksiyon seyrini kötüleştirdiği, HIV’lı hastalarda mortalite riskini arttırdığı bildirilmiştir (Liu, Zhang, Nekhai, & Liu, 2020). Demire ihtiyaç duyan bir virüs olan COVID-19 tedavisinde de demir şelatlarının destek tedavi olarak kullanılabileceğini öne süren çeşitli çalışmalar mevcuttur (Dalamaga, Karampela, & Mantzoros; Liu vd., 2020).
    TÜBER’de yeterli demir alımı erkekler için 11 mg/gün, kadınlar için ise premenopoz döneminde 16 mg/gün, postmenopoz döneminde 11 mg/gün olarak belirlenmiştir (TÜBER, 2015).

    Sonuç

    Vitamin ve mineraller sağlıklı bağışıklık yanıtı için elzem besin ögeleridir. Yeterli ve dengeli beslenme ile birlikte günlük önerilen miktarlarda vitamin ve mineral alımını sağlamak oldukça önemlidir. Yeterli beslenmenin sağlanamadığı durumlarda bazı vitamin ve minerallerin gereksinimlerinin karşılanması için besin desteği kullanımının viral enfeksiyonlara karşı korunmada olumlu etkileri olabileceği gösterilmiştir. COVID-19 mücadelesinde C vitamini ve çinko gibi bazı vitamin ve minerallerin farmakolojik dozlarda kullanımı da gündeme
    gelmiştir. Ancak konu ile ilgili çalışmalar yeni yürütülmeye başlanmış olup COVID-19 üzerindeki etkinlikleri ve yüksek dozda kullanımlarına bağlı potansiyel advers etkileri henüz bilinmemektedir. Bunun dışında, selenyum, demir ve bakır gibi minerallerin aşırı alımlarının da bağışıklık yanıtını olumsuz etkileyebileceği bilinmektedir. Bu nedenle, vitamin ve minerallerin, yetersizliklerinin önlendiği ancak toksisiteye neden olmayacak dozlarda alımının önemli olduğu vurgulanabilir.
    Alana Katkı
    Bu makalede sağlıklı bir immün sistemin sağlanmasında ve COVID-19’un yönetiminde vitamin ve minerallerin potansiyel etkileri değerlendirilmiştir.
    Çıkar Çatışması
    Bu makalede herhangi bir nakdî/ayni yardım alınmamıştır. Herhangi bir kişi ve/veya kurum ile ilgili çıkar çatışması yoktur.
    Kaynaklar
    Aibana, O., Franke, M., Huang, C. C., Galea, J., Calderón, R., Zhang, Z., et al. (2018). Vitamin E status is inversely associated with risk of incident tuberculosis disease among household contacts. The Journal of Nutrition, 148, 56-62.
    Álvarez, R., Vaz, B., Gronemeyer, H., & de Lera Á. R. (2014). Functions, therapeutic applications, and synthesis of retinoids and carotenoids. Chemical Reviews, 114(1), 1-125.
    Beard, J. A., Bearden, A., & Striker, R. (2011). Vitamin D and the anti-viral state. Journal of Clinical Virology, 50(3), 194-200.
    Beck, M. A., Shi, Q., Morris, V. C., & Levander, O. A. (1995). Rapid genomic evolution of a non-virulent coxsackievirus B3 in selenium-deficient mice results in selection of identical virulent isolates. Nature Medicine, 1(5), 433-6.
    Beck, M. A., Kolbeck, P. C., Rohr, L. H., Shi, Q., Morris, V. C., & Levander, O. A. (1994). Benign human enterovirus becomes virulent in selenium-deficient mice. Journal of Medical Virology, 43(2), 166-70.
    Beck, M. A., Nelson, H. K., Shi, Q., Van Dael, P., Schiffrin, E. J., Blum, S., et al. (2001). Selenium deficiency increases the pathology of an influenza virus infection. The FASEB Journal, 15(8), 1481-3.
    Broome, C. S., McArdle, F., Kyle, J. A., Andrews, F., Lowe, N. M., Hart, C. A., et al. (2004). An increase in selenium intake improves immune function and poliovirus handling in adults with marginal selenium status. The American Journal of Clinical Nutrition, 80(1), 154-62.
    Carr, A. C., & Maggini, S. (2017). Vitamin C and immune function. Nutrients, 9(11), 1211.
    Chang, A. B., Torzillo, P. J., Boyce, N. C., White, A. V., Stewart, P. M., Wheaton, G. R., et al. (2006). Zinc and vitamin A supplementation in Indigenous Australian children hospitalised with lower respiratory tract infection: A randomised controlled trial. The Medical Journal of Australia, 184(3), 107-12.
    Cheng, R. Z. (2020). Can early and high intravenous dose of vitamin C prevent and treat coronavirus disease 2019 (COVID-19)? Medicine in Drug Discovery, 5, 100028.
    ClinicalTrials.gov Identifier: NCT04323514. (2020). Use of ascorbic acid in patients with COVID 19. Retrieved May 22, 2020, from https://clinicaltrials.gov/ct2/show/ NCT04323514
    ClinicalTrials.gov Identifier: NCT04342728. (2020). Coronavirus 2019 (COVID-19)- Using ascorbic acid and zinc supplementation (COVIDAtoZ). Retrieved May 22, 2020, from https://clinicaltrials.gov/ct2/show/NCT04342728
    ClinicalTrials.gov Identifier: NCT04344041. (2020). COVID-19 and vitamin D supplementation: a multicenter randomized controlled trial of high dose versus standard dose vitamin D3 in high-risk COVID-19 patients (CoVitTrial). Retrieved May 22, 2020, from https:// clinicaltrials.gov/ct2/show/NCT04344041
    ClinicalTrials.gov Identifier: NCT04351490. (2020). Impact of zinc and vitamin D3 supplementation on the survival of aged patients infected with COVID-19 (ZnD3-CoVici). Retrieved May 22, 2020, from https://clinicaltrials.gov/ ct2/show/NCT04351490
    ClinicalTrials.gov Identifier: NCT04357782. (2020). Administration of intravenous vitamin C in novel coronavirus infection and decreased oxygenation (AVoCaDO). Retrieved May 23, 2020, from https:// clinicaltrials.gov/ct2/show/NCT04357782
    ClinicalTrials.gov Identifier: NCT04377646. (2020). A study of hydroxychloroquine and zinc in the prevention of COVID-19 infection in military healthcare workers (COVID-Milit). Retrieved May 24, 2020, from https:// clinicaltrials.gov/ct2/show/NCT04377646
    Coperchini, F., Chiovato, L., Croce, L., Magri, F., & Rotondi, M. (2020). The cytokine storm in COVID-19: An overview of the involvement of the chemokine/chemokine-receptor system. Cytokine & Growth Factor Reviews, 53, 25–32.
    Dalamaga, M., Karampela, I., & Mantzoros, C. S. (2020). Commentary: Could iron chelators prove to be useful as an adjunct to COVID-19 treatment regimens? Metabolism Clinical and Experimental, 108, 154260.
    Dancer, R. C. A., Parekh, D., Lax, S., D’Souza, V., Zheng, S., Bassford, C. R., et al. (2015). Vitamin D deficiency contributes directly to the acute respiratory distress syndrome (ARDS). Thorax, 70(7), 617-24.
    D’Avolio, A., Avataneo, V., Manca, A., Cusato, J., De Nicolo, A., Lucchini, R., et al. (2020). 25-hydroxyvitamin D concentrations are lower in patients with positive PCR for SARS-CoV-2. Nutrients, 12(5), 1359.
    De la Fuente, M., Hernanz, A., Guayerbas, N., Victor, V. M., & Arnalich, F. (2008). Vitamin E ingestion improves several immune functions in elderly men and women. Free Radical Research, 42(3), 272-80.
    Dowling, J. E. (2020). Vitamin A: Its many roles-from vision and synaptic plasticity to infant mortality. Journal of Comparative Physiology. A, Neuroethology, Sensory, Neural, and Behavioral Physiology, 206(3), 389-99.
    Drakesmith, H., & Mulberg, A. (2008). Viral infection and iron metabolism. Nature Reviews Microbiology, 6, 541-52.
    Forum of International Respiratory Societies. (2017). The global impact of respiratory disease. Second Edition. Sheffield, European Respiratory Society.

    Galli, F., Azzi, A., Birringer, M., Cook-Mills, J. M., Eggersdorfer, M., Frank, J., et al. (2017). Vitamin E: Emerging aspects and new directions. Free Radical Biology & Medicine, 102, 16-36.
    Ganz, T. (2018). Iron and infection. International Journal of Hematology, 107(1), 7-15.
    Gasmi, A., Noor, S., Tippairote, T., Dadar, M., Menzel, A., & Bjorklund, G. (2020). Individual risk management strategy and potential therapeutic options for the COVID-19 pandemic. Clinical Immunology, 215: 108409.
    Graat, J. M., Schouten, E. G., & Kok, F. J. (2002). Effect of daily vitamin E and multivitamin-mineral supplementation on acute respiratory tract infections in elderly persons: A randomized controlled trial. The journal of the American Medical Association, 288(6), 715-21.
    Grant, W. B., Lahore, H., McDonnell, S. L., Baggerly, C. A., French, C. B., Aliano, J. L., et al. (2020). Evidence that vitamin D supplementation could reduce risk of influenza and COVID-19 infections and deaths. Nutrients, 12(4), 988.
    Guillin, O. M., Vindry, C., Ohlmann, T., & Chavatte, L. (2019). Selenium, selenoproteins and viral infection. Nutrients, 11(9), 2101.
    Hastie, C. E., Mackay, D. F., Ho, F., Celis-Morales, C. A., Katikireddi, S. V., Niedzwiedz, C. L., et al. (2020). Vitamin D concentrations and COVID-19 infection in UK Biobank. Diabetes & Metabolic Syndrome: Clinical Research & Reviews, 14(4), 561-5.
    Hemilä, H. (2016). Vitamin E administration may decrease the incidence of pneumonia in elderly males. Clinical Interventions in Aging, 11, 1379-85.
    Hemilä, H., & Chalker, E. (2013). Vitamin C for preventing and treating the common cold. The Cochrane Database of Systematic Reviews, CD000980.
    Hemilä, H., & Kaprio, J. (2008a). Vitamin E supplementation and pneumonia risk in males who initiated smoking at an early age: effect modification by body weight and dietary vitamin C. Nutrition Journal, 7, 33.
    Hemilä, H., & Kaprio, J. (2008b). Vitamin E supplementation may transiently increase tuberculosis risk in males who smoke heavily and have high dietary vitamin C intake. The British Journal of Nutrition, 100(4), 896-902.
    Hemilä, H., Virtamo, J., Albanes, D., & Kaprio, J. (2006). The effect of vitamin E on common cold incidence is modified by age, smoking and residential neighborhood. Journal of the American College of Nutrition, 25, 332-9.
    Huang, Z., Liu, Y., Qi, G., Brand, D., & Zheng, S. G. (2018). Role of vitamin A in the immune system. Journal of Clinical Medicine, 7(9), 258.
    Ivory, K., Prieto, E., Spinks, C., Armah, C. N., Goldson, A. J., Dainty, J. R., et al. (2017). Selenium supplementation has beneficial and detrimental effects on immunity to influenza vaccine in older adults. Clinical Nutrition, 36(2), 407-15.
    Jayawardena, R., Sooriyaarachchi, P., Chourdakis, M., Jeewandara, C., & Ranasinghe, P. (2020). Enhancing immunity in viral infections, with special emphasis on COVID-19: A review. Diabetes and Metabolic Syndrome, 14(4), 367-82.
    Khadangi, F., & Azzi, A. (2019). Vitamin E- The next 100 years. International Union of Biochemistry and Molecular Biology Life, 71(4), 411-5.

    Lee, G. Y., & Han, S. N. (2018). The role of vitamin E in immunity. Nutrients, 10(11), 1614.

    Li, C., Li, Y., & Ding, C. (2019). The role of copper homeostasis at the host-pathogen axis: From bacteria to fungi. International Journal of Molecular Sciences, 20(1), 175.

    Liu, W., Zhang, S., Nekhai, S., & Liu, S. (2020). Depriving iron supply to the virus represents a promising adjuvant therapeutic against viral survival. Current Clinical Microbiology Reports, 7, 13-9.

    Maares, M., & Haase, H. (2016). Zinc and immunity: An essential interrelation. Archives of Biochemistry and Biophysics, 611, 58-65.

    Maggini, S., Pierre, A., & Calder, P. C. (2018). Immune function and micronutrient requirements change over the life course. Nutrients, 10(10), 1531.

    Mansur, J. (2020). Low population mortality from COVID-19 in countries south of latitude 35 degrees North supports vitamin D as a factor determining severity [Letter to the editors]. Alimentary Pharmacology and Therapeutics.
    Marko, M. G., Ahmed, T., Bunnell, S. C., Wu, D., Chung, H., Huber, B. T., et al. (2007). Age-associated decline in effective immune synapse formation of CD4(+) T cells is reversed by vitamin E supplementation. The Journal of Immunology, 178(3), 1443-9.
    Martineau, A. R., Jolliffe, D. A., Hooper, R. L., Greenberg, L., Aloia, J. F., Bergman, P., et al. (2017). Vitamin D supplementation to prevent acute respiratory tract infections: Systematic review and meta-analysis of individual participant data. British Medical Journal, 356, i6583.
    Mehta, P., McAuley, D., Brown, M., Sanchez, E., Tattersall, R., & Manson, J. (2020). COVID-19: Consider cytokine storm syndromes and immunosuppression. The Lancet, 395,1033-4.
    Meydani, S. N., Leka, L. S., Fine, B. C., Dallal, G. E., Keusch, G. T., Singh, M. F., et al. (2004). Vitamin E and respiratory tract infections in elderly nursing home residents: A randomized controlled trial. Journal of the American Medical Association, 292(7), 828-36.
    Meydani, S. N., Lewis, E. D., & Wu, D. (2018). Perspective: Should vitamin E recommendations for older adults be increased? Advances in Nutrition, 9(5), 533-43.
    Olofin, I. O., Spiegelman, D., Aboud, S., Duggan, C., Danaei, G., & Fawzi, W. W. (2014). Supplementation with multivitamins and vitamin A and incidence of malaria among HIV- infected Tanzanian women. Journal of Acquired Immune Deficiency Syndromes, 67(4), 173-8.
    Ortaç Ersoy, E. O., Tanriover, M. D., Ocal, S., Ozisik, L., Inkaya, C., & Topeli, A. (2016). Severe measles pneumonia in adults with respiratory failure: Role of ribavirin and high-dose vitamin A. The Clinical Respiratory Journal, 10(5), 673-5.
    Panarese, A., & Shahini, E. (2020). Letter: Covid-19, and vitamin D [Letter to the editors]. Alimentary Pharmacology & Therapeutics, 9, 1-3.
    Patel, N., Penkert, R. R., Jones, B. G., Sealy, R. E., Surman, S. L., Sun, Y., et al. (2019). Baseline serum vitamin A and D levels determine benefit of oral vitamin A&D supplements to humoral immune responses following pediatric influenza vaccination. Viruses, 11(10), 907.
    Prasad, A. S. (2020). Lessons learned from experimental human model of zinc deficiency. Journal of Immunology Research, 2020, 9207279.
    Qi, Y. J., Niu, Q. L., Zhu, X. L., Zhao, X. Z., Yang, W. W., & Wang, X. J. (2016). Relationship between deficiencies in vitamin A and E and occurrence of infectious diseases among children. European Review for Medical and Pharmacological Sciences, 20(23), 5009-12.
    Quiros Roldan, E., Biasiotto, G., Magro, P., & Zanella, I. (2020). The possible mechanisms of action of 4-aminoquinolines (chloroquine/hydroxychloroquine) against Sars-Cov-2 infection (COVID-19): A role for iron homeostasis? Pharmacological Research, 158, 104904.
    Raha, S., Mallick, R., Basak, S., & Duttaroy, A. K. (2020). Is copper beneficial for COVID-19 patients? Medical Hypotheses, 142, 109814.
    Rayman, M. P. (2012). Selenium and human health. The Lancet, 379 (9822), 1256-68.
    Read, S. A., Obeid, S., Ahlenstiel, C., & Ahlenstiel, G. (2019). The role of zinc in antiviral immunity. Advances in Nutrition, 10(4), 696-710.
    Rhodes, J. M., Subramanian, S., Laird, E., & Kenny, R. A. (2020). Editorial: Low population mortality from COVID-19 in countries south of latitude 35 degrees North supports vitamin D as a factor determining severity. Alimentary Pharmacology and Therapeutics, 51(12), 1434-7.
    Rondanelli, M., Miccono, A., Lamburghini, S., Avanzato, I., Riva, A.,Allegrini,P.,etal.(2018).Self-careforcommoncolds:the pivotal role of vitamin D, vitamin C, zinc, and echinacea in three main immune interactive clusters (physical barriers, innate and adaptive immunity) involved during an episode of common colds-practical advice on dosages and on the time to take these nutrients/botanicals in order to prevent or treat common colds. Evidence Based Complementary and Alternative Medicine, 5813095.
    Roy, S., & Awasthi, A. (2019). Vitamin A and the immune system. In Mahmoudi, M. & Rezaei, N. (Eds.), Cognition: Nutrition and immunity (pp. 53-73). Springer Nature Switzerland AG 2019.
    Rupp, J. C., Locatelli, M., Grieser, A., Ramos, A., Campbell, P. J., Yi, H., et al. (2017). Host cell copper transporters CTR1 and ATP7A are important for influenza A virus replication. Virology Journal, 14(1), 11.
    Sassi, F., Tamone, C., & D’Amelio, P. (2018). Vitamin D: Nutrient, hormone, and immunomodulator. Nutrients, 10(11). 1656.
    Schoeman, D., & Fielding, B. C. (2019). Coronavirus envelope protein: current knowledge. Virology Journal 16(1), 69. Science, M., Johnstone, J., Roth, D. E., Guyatt, G., & Loeb, M.
    (2012). Zinc for the treatment of the common cold: A systematic review and meta-analysis of randomized controlled trials. Canadian Medical Association Journal, 184(10), 551-61.
    Shittu, M. O., & Afolami, O. I. (2020). Improving the efficacy of chloroquine and hydroxychloroquine against SARS-CoV-2 may require zinc additives – A better synergy for future COVID-19 clinical trials. Le Infezioni in Medicina, 2, 192-7.
    Skalny, A. V., Rink, L., Ajsuvakova, O. P., Aschner, M., Gritsenko, V. A., Alekseenko, S. I., et al. (2020). Zinc and respiratory tract infections: Perspectives for COVID-19 (Review). International Journal of Molecular Medicine, 46, 17-26.
    te Velthuis, A. J. W., van den Worm, S. H. E., Sims, A. C., Baric, R. S., Snijder, E. J., & van Hemert, M. J. (2010). Zn2+ inhibits coronavirus and arterivirus RNA polymerase activity in vitro and zinc ionophores block the replication of these viruses in cell culture. PLOS Pathogens, 6(11), e1001176.
    Tenforde, M. W., Yadav, A., Dowdy, D. W., Gupte, N., Shivakoti, R., Yang, W. T., et al. (2017). Vitamin A and D deficiencies associated with incident Tuberculosis in HIV-infected patients initiating antiretroviral therapy in multinational case-cohort study. Journal of Acquired Immune Deficiency Syndromes, 75(3), 71-9.
    Tian, Y., & Rong, L. (2020). Does vitamin D have a potential role against COVID-19? Authors’ reply [Letter to the editors]. Alimentary Pharmacology and Therapeutics.
    Türkiye Beslenme Rehberi (TÜBER). (2015). T.C Sağlık Bakanlığı Yayın No:1031, Ankara 2016.
    Turnlund, J. R., Jacob, R. A., Keen, C. L., Strain, J., Kelley, D. S., Domek, J. M., et al. (2004). Long-term high copper intake: Effects on indexes of copper status, antioxidant status, and immune function in young men. The American Journal of Clinical Nutrition, 79(6), 1037-44.
    van Schoor, N., & Lips, P. (2017). Global overview of vitamin D status. Endocrinology and Metabolism Clinics of North America, 46(4), 845-70.
    Warnes, S. L., Little, Z. R., & Keevil, C. W. (2015). Human coronavirus 229E remains infectious on common touch surface materials. mBio, 6(6), e01697-01615.
    Weiss, G., & Carver, P. L. (2018). Role of divalent metals in infectious disease susceptibility and outcome. Clinical Microbiology and Infection, 24(1), 16-23.
    Wessling-Resnick, M. (2018). Crossing the iron gate: Why and how transferrin receptors mediate viral entry. Annual Review of Nutrition, 38, 431-58.
    West, C. E., Sijtsma, S. R., Kouwenhoven, B., Rombout, J. H., & van der Zijpp, A. J. (1992). Epithelia-damaging virus infections affect vitamin A status in chickens. The Journal of Nutrition,122(2), 333-9.
    Wilson, M. E., Imdad, A., Herzer, K., Yakoob, M. Y., & Bhutta, Z. A. (2011). Vitamin A supplements for preventing mortality, illness, and blindness in children aged under 5: Systematic review and meta-analysis. British Medical Journal, 343, d5094.
    World Health Organization (WHO). (2018). Influenza (Seasonal). Retrieved May 20, 2020, from https://www.who.int/news- room/fact-sheets/detail/influenza-(seasonal)
    Zhang, J., Sun, R. R., Yan, Z. X., Yi, W. X., & Yue, B. (2019). Correlation of serum vitamin A, D, and E with recurrent respiratory infection in children. European Review for Medical and Pharmacological Sciences, 23(18), 8133-8.
    Zhang, J., Taylor, E. W., Bennett, K., Saad, R., & Rayman, M. P. (2020). Association between regional selenium status and reported outcome of COVID-19 cases in China [Letter to the editors]. The American Journal of Clinical Nutrition, 111(6), 1297–9.
    Zhang, L., & Liu, Y. (2020). Potential interventions for novel coronavirus in China: A systematic review. Journal of Medical Virology, 92(5), 479-90.
    Referans:
    Karaagac Y,Koyu E B. Vitamins and Minerals in Viral Infections: A Review Focusing on COVID-19. İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Dergisi 2020; 5(2): 165-173

    Devamını Oku
    Sağlık Köşesi

    Covid-19 Beslenme Önerileri

    1. Genel Beslenme Önerileri

    Dünya Sağlık Örgütü’nün artık bir pandemi olarak kabul ettiği koronovirüs hastalığı (Covid-19) ülkemizde de önemli bir halk sağlığı tehdidi oluşturmaktadır. Koronavirüsün bulaşmasını tek başına engelleyebilecek veya tedavi edebilecek herhangi bir gıda olmasa da; sağlıklı ve dengeli beslenmenin, fiziksel aktivite ve düzenli uyku ile beraber bağışıklık sistemini güçlendirdiği kanıtlanmıştır.
    Sağlıklı beslenme, koronavirüs pandemisi bağlamında değerlendirildiğinde ülkemiz için sağlıklı bireylere yönelik öneriler aşağıdaki gibidir;

    1.1.Karantina Uygulamalarında Sağlıklı Beslenme Önemlidir

    Covid-19 ile ilgili bilinen en net uygulama her türlü temasın minimuma indirildiği sosyal izolasyon olduğu için, birçok küresel sağlık kuruluşu herkese olası karantina uygulamalarını da kapsayacak şekilde en az iki haftalık ilaç ve gıda bulundurulmasını önermektedir. Alınacak gıdaların olabildiğince besleyici, raf ömrü uzun ve dayanıklı olması uygun olacaktır. Bu zor dönemi olabildiğince rahat atlatmak için seçilecek gıdaların protein, lif, vitamin, mineral ve antioksidanlardan zengin olması dengeli beslenme yönünden büyük önem taşımaktadır.

    1.2.Sebze ve Meyve Tüketimi Ön Planda Tutulmalıdır

    Dayanıklı gıda dendiğinde akla hemen gelmese de; aslında günlük yeterli sebze ve meyve tüketimi her gün ve her öğün sağlanmalıdır. Sağlık Bakanlığı’nın girişimiyle Beslenme ve Diyetetik bölümlerinden uzman hocalarımızın hazırladığı Türkiye’ye Özgü Beslenme Rehberi’nin önerileri bu konuda en güncel kaynaktır. Türkiye’ye Özgü Beslenme Rehberi’nde önerilen Sağlıklı Yemek Tabağı’na göre her ana öğünde tabağın bir çeyreği sebzelerden, diğer çeyreği tam tahıl ürünlerinden ve kalan yarısının eşit üç parça halinde meyvelerden, yüksek proteinli gıdalardan (kurubaklagiller, et, yumurta, balık, tavuk, yağlı tohumlar, vb.) ve süt ürünlerinden (süt, yoğurt, ayran, peynir vb.) gelmesi önerilmektedir (Şekil 1). Bunların yanı sıra yeterli su tüketiminin sağlanması ve günlük beslenmede zeytinyağı kullanılması önerilmektedir.

    sağlıklı beslen
    Şekil 1. Türkiye’ye Özgü Beslenme Rehberi’nde önerilen “Sağlıklı Yemek Tabağı”

    Bu bilgiler ışığında yiyecek alışverişlerinde sebze ve meyveye ağırlık verilmelidir. Taze sebze ve meyvenin bir kısmının daha sonra tüketilmeye ve/veya pişirilmeye uygun miktarlarda dondurularak saklanması da evden uzun süre çıkılamayan durumlarda sağlıklı beslenmenin sürekliliğinin sağlanabilmesi için gereklidir.

    1.3.Mevsime Uygun ve Dayanıklı Sebze ve Meyveler Satın Alınmalıdır

    İçinde bulunduğumuz mevsim düşünüldüğünde uzun süre dayanabilecek bazı sebzelere karnabahar, lahana, kabak, brokoli, biber, turp, havuç, patates; meyvelere ise elma, portakal, greyfurt, mandalina, olgun olmayan muz örnek verilebilir. Özellikle narenciye grubu meyveler bağışıklık sistemini destekleyici C vitamininden zengin olduğu için bu meyvelerin tüketimine ağırlık verilmeli, mümkünse yemeklere taze limon sıkılmalıdır. Dayanıklı sebzelerin raf ömrünü uzatmak için yıkanmadan ve kesilmeden buzdolabında saklanmaları gerekmektedir. Bunlara ek olarak kuru meyve, kuru bamya, patlıcan, biber, domates gibi gıdalar da raf ömrü uzun; lif ve mineral kaynağı gıdalar olduğu için evde bulundurulmak faydalı olacaktır.

    1.4.Kuru Baklagiller Her Gün Tüketilebilirler

    Oldukça dayanıklı ve besin değeri yüksek bir başka protein kaynağı alternatifi ise kuru baklagillerdir. Yeşil, kırmızı mercimek, nohut, fasulye çeşitleri, barbunya, vb. gıdalar her gün tüketilebilirler. Yalnız, pişirme süresi uzun olabilen bu ürünlerin önceden büyük miktarlarda haşlanıp daha sonra hızlıca pişirilebilecek şekilde buzlukta saklanması kuru baklagillerin tüketimini kolaylaştıracaktır. Konserve olarak da alınabilecek bu ürünlerin evde hazırlanması, konserveden başka alternatifi sınırlı olabilecek ürünler düşünüldüğünde Türkiye’de önerilerin oldukça üzerinde seyreden tuz tüketiminin azaltılması açısından daha uygun olacaktır.

    1.5.Haftada İki Kere Balık Tüketimi Önemlidir

    Haftada en az iki defa tüketilmesi önerilen balığın tazesinin bulunamadığı durumlarda donmuş veya konserve ton balığı alternatiflerinin karantina durumlarına karşı evde bulundurulması önerilebilir. Zengin protein kaynakları olan kırmızı et ve kümes hayvanlarının etlerine kıyasla balık, daha fazla yağ içerebilmesine rağmen genel olarak aynı miktardaki kırmızı ve beyaz etlerden daha az enerjiye sahip olduğu için de tüketiminin artırılması gereken yiyeceklerdendir.

    1.6.Kaliteli Hayvansal Protein Tüketimine Yönelik Tavsiyeler

    Yumurta ve peynir çeşitleri de uygun koşullarda saklandığında uzun süre dayanabilen kaliteli hayvansal protein içeren gıdalardır. Hastalıklara neden olan virüs ve bakterilere karşı vücudun önemli savunma mekanizmalarından olan antikorların görevlerini yerine getirebilmeleri için her gün yeterli protein alınması gerekmektedir. Bunlara ek olarak probiyotik takviyeli yoğurt ve kefir gibi ürünlerde bulunan faydalı mikroorganizmalar da bağışıklık sistemini destekleyici etkide bulunabildikleri için özellikle bu dönemde sevenlerce tüketilebilir.

    1.7.Tüketimi Sınırlandırılması Gereken Yiyecek ve İçecekler

    Bu dönemde tüketilmesi sınırlandırılması gereken yiyecek ve içecekler; kan şekerini hızla yükselten şeker ve şekerli yiyecek ve içecekler, beyaz ekmek de dâhil hamur işi ürünler, işlenmiş et ürünleri, aşırı tuz içeren besinlerdir (hazır soslar, cips gibi tuzlu ürünler, patlamış mısır, tuzlu kurabiyeler, vb.). Enerji içeriği yüksek alkollü içeceklerin de vitamin, mineral emilimini olumsuz etkileyebildiği ve uyku problemlerine yola açabildiği için tüketimi mümkün olduğunca sınırlı olmalıdır. Alkol tüketiminin koronovirüs enfeksiyonunu önlediğine dair herhangi bir kanıt bulunmadığı gibi, içinde etil alkol yerine metil alkol bulunan sahte içkiler de çok ciddi zehirlenmelere yol açabilmektedir.

    1.8.Yemek Hazırlarken Temizlik ve İyi Pişirmek Önemlidir

    Koronavirüsün gıdalarla bulaştığına dair bir bulgu olmasa da gıda hazırlama süreçlerinde temizliğin en üst düzeyde sağlanması, et ürünleri başta olmak üzere; pişen tüm yiyeceklerin yüksek iç sıcaklığa erişmesi yani iyi pişirilmesi oldukça önemlidir.

    1.9.Günlük Yeterli Vitamin ve Mineral Alımı Sağlanmalıdır

    Son olarak; yeterli vitamin ve mineral tüketiminin sebze, meyve, tam tahıl ve yağlı tohumlar gibi yiyeceklerle sağlanması esas tercih edilecek yol olsa da; Türkiye’ye Özgü Beslenme Rehberi’nde önerilen “Sağlıklı Yemek Tabağı”na göre beslen(e)meyen kişilerin günlük vitamin ve mineral takviyesi almaları da bu özel geçici dönemde bir alternatif olarak önerilebilir.

    2. Sağlık Personeline Yönelik Beslenme Önerileri

    2.1. Sağlık personelinin bağışıklığını geliştirmek için besleyici bir diyet sağlanmalıdır. Bağışıklık sistemini güçlendirmek için yapılabilecek en önemli girişim yeterli ve dengeli beslenmenin her gün ve her öğün sağlanmasıdır.
    2.2.Sağlık meslek mensupları koronavirüs pandemisinin ülkemizde önemli bir halk sağlığı tehdidi oluşturduğu bu dönemde sebze ve meyve tüketimine bilhassa dikkat etmelidirler.
    2.3.Sağlık personelinin iyi beslenmesinin sağlanması, gerektiğinde vitamin-mineral takviyesi, probiyotik ve prebiyotikler gibi besin destekleri alarak görevlerine devamın sürdürülebilirliğini sağlamaları gerekmektedir.
    2.4. Sağlık personelinin mümkün olduğunca çoğunluk oluşturmamaya gayret etmesi, toplantılar için olabildiğince dijital platformları kullanmaları gerekmektedir.

    3. Toplu Beslenme Sistemlerindeki Uygulamalara Yönelik Öneriler

    Covid-19 nedeniyle bazı toplu beslenme yapılan kurumlarda çalışanların beslenme gereksinimleri kumanya ile sağlanmaktadır.

    3.1.Kumanyaların hazırlanmasında dikkat edilmesi gereken noktalar;

    3.1.1. Servis edilen grubun, servis edilen öğünü için gereksinimlerini karşılıyor olması,
    3.1.2. Besin çeşitliliğinin sağlanması,
    3.1.3. Hijyen kurallarının üretim zinciri, paketleme ve sevkiyat aşamalarında sağlanması,
    3.1.4. Servis edilen meyvelerin ve sebzelerin (domates, salatalık vb.) tekrar bir yıkama işlemi gerektirmeyecek şekilde, dezenfekte edilmiş tüketime hazır olması,
    3.1.5. Kumanya paketi içinde, tek kullanımlık servis malzemeleri (çatal, kaşık, bıçak vb.), peçete, ıslak mendil vb. malzemelerin bulunması,
    3.1.6. Tüketim saatine yakın bir saatte hazırlanmış olması tüketicilerin gereksinimlerinin sağlıklı bir şekilde sağlanması için önemlidir.
    Örnek Kumanya Menüsü;
    Ton balıklı sandviç, söğüş sebze (domates, salatalık), Meyve suyu, tahin helva
    Izgara köfte, söğüş sebze (domates, salatalık), Ayran, Şekerpare

    3.2.Yemekhane ve Mutfak Temizliği

    Bu dönemde tüm yemekhanelerin ve mutfakların temizliği yüksek risk göz önünde bulundurularak sıklıkla ve ISO 22000 temizlik ve sanitasyon ilkelerine göre yapılmalıdır.

    3.3.Karantina Hastanesinde Yemek Dağıtımı

    3.3.1. Karantina hastanesinde yemek dağıtımı tek kullanımlık önü kapalı önlük, maske, eldiven, kolluk ve mümkünse tulum kullanılarak gerçekleştirilmelidir.
    3.3.2. Hastalara yemek dağıtımı tek kullanımlık servis kaselerinde yapılmalıdır.
    3.3.3. Sağlık personeline yapılan yemek servisinin, yemek salonlarındaki kalabalığı önleyecek şekilde planlanması faydalı olacaktır. Kalabalığın önlenmesine yönelik servis saati uzatılabilir.
    3.3.4. Sağlık personeline yapılan yemek servisinde yemek salonlarındaki masalar arası mesafenin en az bir metre olması gerekmektedir.
    3.3.5. Sağlık personeline yapılan yemek servisinde çatal, kaşık ve bıçağın zarflar içinde, içme suyunun kapalı bardak veya şişeler halinde, tuz vb. baharatların tek kullanımlık paketlerde verilmesi gerekmektedir.

    4. COVID-19 ile İlgili Klinik Beslenme Tedavisi

    (Aşağıda paylaşılan öneriler Zhejiang Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin COVID-19 Önleme Ve Tedavi El Kitabı’ından alınmıştır.)

    4.1. Bağırsak Mikroekolojisi Dengesi ve Beslenme Desteği

    Bazı COVID-19 hastalarında, bağırsak mukozasının doğrudan viral enfeksiyonu veya antiviral ve anti-enfektif ilaçlar nedeniyle gastrointestinal semptomlar (karın ağrısı ve ishal gibi) vardır. COVID-19 hastalarında bağırsak mikroekolojik dengesinin bozulduğu ve laktobasillus ve bifidobacterium gibi bağırsak probiyotiklerinde önemli bir azalma olduğu bildirilmiştir. Bağırsak mikroekolojik dengesizliği bakteriyel translokasyona ve sekonder enfeksiyona yol açabilir, bu nedenle mikroekolojik modülatörler ve beslenme desteği ile bağırsak florasının dengesini korumak önemlidir.

    4.2. Mikroekolojikler kullanımı

    (1) Mikroekolojiler bakteriyel translokasyonu ve sekonder enfeksiyonu azaltabilir. Baskın bağırsak bakterilerini artırabilir, bağırsak zararlı bakterileri inhibe edebilir, toksin üretimini azaltabilir ve bağırsak mikroflora disbiyozunun neden olduğu enfeksiyonu azaltabilir.
    (2) Mikroekolojiler hastaların gastrointestinal semptomlarını iyileştirebilir. Dışkıdaki suyu azaltabilir, dışkı karakterini ve dışkılama sıklığını artırabilir ve bağırsak mukozası atrofisini inhibe ederek ishali azaltabilir.
    (3) Eğer hastanelerinde mevcut ise bağırsak florası analizini yapılmalıdır. Bu nedenle, sonuçlara göre bağırsak florası rahatsızlığı erken keşfedilebilir. Antibiyotikler zamanında ayarlanabilir ve probiyotikler reçete edilebilir. Bunlar bağırsak bakteri translokasyonu ve bağırsak kaynaklı enfeksiyon olasılığını azaltabilir.
    (4) Beslenme desteği, bağırsak mikroekolojik dengesini korumak için önemli bir araçtır. Bağırsak beslenme desteği, beslenme risklerinin, gastroenterik fonksiyonların ve aspirasyon risklerinin etkili değerlendirmeleri temelinde zamanında uygulanmalıdır.

    4.3. Beslenme Desteği

    Şiddetli stres durumunda olan ciddi ve kritik derecede hasta COVID-19 hastaları yüksek beslenme riskindedir. Beslenme, gastrointestinal fonksiyonlar ve aspirasyon risklerinin erken değerlendirilmesi ve bunun sonucunda zamanında enteral nütrisyonal destek hastanın prognozu için önemlidir.
    (1) İlk oral beslenme tercih edilir. Erken intestinal nutrisyon, beslenme desteği sağlayabilir, bağırsakları besleyebilir, bağırsak mukozası bariyerini ve bağırsak bağışıklığını geliştirebilir ve bağırsak mikroekolojisini koruyabilir.
    (2) Enteral nutrisyon yolu. Şiddetli ve kritik hastalarda sıklıkla karın şişliği, ishal ve gastroparezi şeklinde ortaya çıkan akut gastrointestinal hasarlar görülür. Trakeal entübasyonu olan hastalar için, pilor sonrası beslenme için intestinal nutrisyon tüpünün yerleştirilmesi önerilir.
    (3) Nutrisyon solüsyon seçimi. Bağırsak hasarı olan hastalar için, bağırsak emilimi ve kullanımı kolay olan önceden belirlenmiş kısa peptit preparatları önerilmektedir. İyi bağırsak fonksiyonlarına sahip hastalar için, nispeten yüksek kalorili tam protein preparatları seçilebilir. Hiperglisemi hastaları için glisemik kontrole faydalı besin preparatları önerilmektedir.
    (4) Enerji sağlama. kg vücut ağırlığı başına 25-30 kcal, hedef protein içeriği günlük 1.2-2.0 g/kg’dır.
    (5) Nutrisyon uygulama yöntemi. Besin maddelerinin pompa infüzyonu, düşük bir dozajdan başlanmalı, kademeli olarak artırılıp, sabit bir hızda yapılamalıdır. Mümkünse, intoleransı azaltmak için besinler beslenmeden önce ısıtılabilir.
    (6) Yüksek aspirasyon riski olan yaşlı hastalar veya belirgin abdominal distansiyonu olan hastalar geçici olarak parenteral beslenme ile desteklenebilir. İyileşme durumundan sonra yavaş yavaş bağımsız diyet veya enteral beslenme geçilebilir.
    Türkiye Diyetisyenler Derneği Ek Önerileri:
    1) Kuru öksürük ve boğaz ağrısı şiddetlenen hastanın katı ve sert gıda alımı azalabilir. Bu nedenle yumuşak, zenginleştirilmiş gıdalar ve oral enteral beslenme destekleri hastaların besin ögesi ve enerji ihtiyaçlarını karşılamada faydalı olabilir.
    2) Akut respiratuar distres sendromu (ARDS) gelişen hastalarda ESPEN ve ASPEN kriterleri dikkate alınarak beslenme desteği uygulanabilir.
    3) Hastalarda organ yetmezliği geliştiği takdirde organ yetmezliği göz önünde bulundurularak beslenme tedavisi planlaması yapılabilir.

    Seçilmiş Kaynaklar:
    1) Bakanlığı TS. Türkiye’ye Özgü Besin ve Beslenme Rehberi. Ankara: Hacettepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü. 2015:96.
    2) Zhejiang Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin COVID-19 Önleme Ve Tedavi El Kitabı; https://www.medimagazin.com.tr/templates/default/ckfinder/userfiles/files/pdf/covidelkitabi.pdf
    3) Insel PM. Discovering nutrition. Jones & Bartlett Publishers; 2013. 4) Dünya Sağlık Örgütü resmi websitesi: https://www.who.int/emergencies/diseases/novel-coronavirus-2019
    Referans:
    Türkiye Diyetisyenler Derneği’nin Koronavirüs (Covid-19) Hakkında Beslenme Önerileri

    Devamını Oku
    Sağlık Köşesi

    Suda Doğum

    Son yıllarda birçok ülkede alternatif doğum yöntemlerinden biri olan “Suda Doğum” gebelere bir doğum seçeneği olarak sunulmaktadır. Suda doğum; bebeğin su altında doğumu anlamına gelmektedir. İlk suda doğum 1805 Fransa’da gerçekleşmiş olup, sonrasında Rusya’da başlamış, 1970’li yıllarda Dr. Michel Odent’in doğum havuzlarını kullanması ile tüm dünyada yaygınlaşmıştır. Türkiye’de ise ilk suda doğum 1993 yılında gerçekleşmiştir. Doğumun birinci ve ikinci evresinde kullanılan suyun doğum ağrısını azaltma , doğum süresini  kısaltma, epizyotomi ve perineal yırtıkları azaltma ve anne  memnuniyeti  artırma gibi yararları olduğu bilinmektedir. Öte yandan, suda doğumun anne ve bebek üzerindeki risklerine ilişkin özellikle pediatri derneklerinin yayınları  bulunmakta olup, bunun diğer doğum seçeneklerinden daha fazla olmadığı, bu konuda daha  fazla çalışmaya ihtiyaç duyulduğu bildirilmektedir. Amacımız; doğum ağrısı yönetimi çerçevesinde suda doğum hakkındaki güncel ve kanıt temelli bilgileri okuyuculara aktarmaktır. Suda doğumun; şartlar hazırlanıp, uygun vakalar seçildiğinde gebelere sunulabilecek doğal bir yöntem olduğu açıktır. Ülkemizde sınırlı olan suda doğum imkanlarının yaygınlaştırılması gerekmektedir

    TANIM

         Yaşam kaynağı olan su, rahatlık, temizlik ve huzur anlamlarına gelir. İnsanın su ile birlikteliğinin en iyi örneklerinden olan, uterusta amnion sıvısı ile dolu bir ortamda yaşama başlayan üç günlük embriyonun %97’si, yetişkin bir insan vücudunun ise %50-70’i sudan oluşur.

        THALES tarafından da vurgulandığı gibi “ her şeyin özü olan suyun”Hidroterapi (su ile tedavi) amacı ile gevşetici ve rahatlatıcı etkileri nedeni ile uzun yıllardır alternatif  bir doğum  yöntemi olarak  gebelere seçenek olarak sunulmaktadır. Bu kapsamda suda doğum (water birth); doğumun herhangi bir evresinde gebenin suda bulunması veya su içinde doğumunu gerçekleştirmesi anlamında kullanılmaktadır.Öte yandan suda doğum; bebeğin  su  altında doğumu  anlamına  gelmekte olup,suda doğan bebeklere de su bebekleri (water baby) denilmektedir. Suda gerçekleştirilen doğumlar, hastanede ya da evde özel kurulanhavuz veya küvetlerde yapılmaktadır.

    TARİHÇE

    İnsanlar ilk çağdan itibaren suyun terapötik etkisinden faydalanmışlardır. Hidroterapi özellikle ağrıları azaltma ve rahatlama amacı ile birçok hastalığın tedavisinde kullanılmıştır.  Bu etkinin normal doğumlarda da kullanılabileceği fikri de oldukça eskilere dayanmaktadır. İlkel toplumlarda kadınların nehir ve göl kenarlarında doğum yaptıkları, eski Yunan ve Mısır, Pasifik adalarında suda doğum hikayelerinin anlatıldığı, Mısır’da ise suda doğum tasvir eden kaya resimlerinin olduğu bilinmektedir. Londra’da 1723 yılında basılan “Water Cures (Su ile Tedavi)” adlı kitapta da suyun doğum esnasındaki faydalarından bahsedilmektedir.

     İlk suda doğum 1803’de Fransa’da, kırk sekiz saat süren bir doğumda annenin rahatlamak için sıcak banyoya girmesi ve burada doğumun olmasıdır. Bu doğum “Societe of Practical  Medicine of  Montepoellier”   de rapor edilmiştir. Bu konudaki ilk bilimsel çalışmalar ise 1960’lı yıllarda  Rus Igor Tjarkovsky ile başlamış ve Erik Sidenbladh’ın  suda doğum ve suda eğitim alan çocuklar ile ilgili  “Water Babies: A Book About Igor Tjarkovsky and  His Method  for Delivering  and Training Children in Water” adlı kitabı çok ilgi çekmiştir. 1970’li yıllarda Fransız Dr. Michel Odent’in hastane ortamında doğum havuzlarını kullanması ile de yaygınlaşmıştır. Konu ile ilgili ilk makale 1983 yılında Odent tarafından Lancet dergisinde yayınlanmıştır.Yine Fransa’da Dr Frederick Leboyer’in “Birth Without Violence-Şiddetten Uzak Doğum” vurgusu ile yenidoğanın doğum travması  ve  korkusu  olmaksızın  dünyaya  gelmesinde  ön koşul olan doğumun sessiz bir atmosferde ve sıcak bir ortamda  gerçekleşmesinin  önemi  vurgulanmış  olup; Amerika’da, 1985’li yıllarda Dr. Michael J. Rosenthal Kaliforniya’da bir  suda doğum merkezini kurmuştur. Amerika’da suda doğumun popüler olmasının ardından 2004 yılında, ABD Gıda ve İlaç İdaresi (FDA) taşınabilir doğum havuzlarını tıbbi cihazlar kategorisinde sınıflandırmış, standartları belirlemiştir.  Öte yandan, İngiltere’de Genel Sağlık Komitesi Birliğinin  “Her doğum servisinde bir doğum havuzu olması gerektiği” yolundaki önerileri ile geniş çaplı araştırmalar başlatılmış olup, 1994 yılında, Kadın Hastalıkları Royal Koleji (RCOG) ve Ebeler Royal Koleji (RCM) tarafından suda doğum protokolleri yayınlanmış olup, halen güncellenerek kullanılmaktadır.

    Günümüzde başta İngiltere olmak üzere Avrupanın birçok ülkesinin yanı sıra, Kanada, Brezilya, Avusturalya ve Yeni  Zelanda  gibi  birçok  ülkede  suda doğumun uygulandığı bilinmektedir. Amerika’da Barbara Harper’ın başını çektiği suda doğuma ilişkin “Gentle Births Choices” adlı kitap ve DVD’ler yayınlamıştır. İngiltere’de ise Aktif Doğum Hareketi’nin de kurucusu olan Janet  Balaskas suda  doğumun yaygınlaşmasında önemli rol almıştır.Türkiye’de ilk suda doğum 1993 yılında İstanbul’da gerçekleşmiştir.Sonraki yıllarda ülkemizde bazı özel hastanelerde hekim ve ebeler suda doğumu ailelere bir seçenek olarak sunmuş olup; kamu hastanelerindeki ilk suda doğum uygulamasının ancak 2005 yılı itibari  ile “Sağlık Bakanlığı Zekai Tahir Burak Kadın Sağlığı Eği- tim ve Araştırma Hastanesinde” kurulan “Suda Doğum” ünitesi ile başladığını görmekteyiz. İlaveten, küçük bir ilçe hastanesi olan Akçakoca Devlet Hastanesinde de suda doğum havuzlarının kullanılması ile ilgili haberler basında da yer almıştır. Bunu suda doğum konusunda bilgi ve becerisi olan bir hekimin göreve başlamasına bağlayabiliriz. Bu da bize suda doğumla ilgili bilgi ve deneyimi olan hekim ve ebe/hemşirelerimizin sayısı artıkça daha nazik daha güzel doğumlar olabileceğini ve suda doğum sayısının artabileceği fikrini vermiştir. Suda doğumla ilgili ilk bilimsel makale ülkemizde Zekiye Karaçam tarafından kaleme alınmıştır. Ardından 1999 yılında Marmara Üniversitesinde Prof. Dr.  Nuran Kömürcü danışmanlığında İlknur Ovalı Yıldızoğlu tarafından yüksek lisans çalışması tamamlanmıştır. Öte yandan suda doğum oranlarına bakıldığında; İngiltere’de doğumların yaklaşık %1’inin suda gerçekleştiği, Amerika Birleşik Devletleri istatistiki verilerinde yer almadığı için suda doğum oranı bilinmemekle birlikte, 2001 yılında ABD’de yapılan araştırmada en az 143 doğum merkezinde suda doğum seçeneğinin bulunduğu bildirilmektedir. Yine ABD’de  2009’da yapılan pilot suda doğum programları sonrası 2010’da yaklaşık 250 hastanede yapıldığı Kadın Sağlığı konferansında sunulmuştur. Benzer olarak İngiltere’de suda doğuma ilişkin 1992 yılında yayınlanmış olan rapor (Winterton Report) ile tüm doğum kliniklerinin suda doğum uygulamasına uygun hale getirilmesi öngörülmüş olup, günümüzde yaygın olarak kullanılmaktadır. İngiltere’de Nisan 1994 ile Mart 1996 tarihleri arasında yapılan bir çalışmada suda doğum oranı %0.6 olarak bulunmuş olup bunun %9’u evde doğumdur. Bu bağlamda bir doğum merkezi, doğum sırasında su kullanan kadınların %80’e vardığını rapor ederken diğeri bu oranı %79 olarak belirtmektedir. Verilerden anlaşılacağı üzere doğum sırasında su kullanımında geniş bir değişkenlik olduğu  görülmektedir. Ülkemizde sağlıklı bir istatistik veriye ulaşmamakla birlikte Ankara Zekai Tahir Burak Hastanesinde bugüne dek   beş yüze yakın suda doğum  olduğu tahmin edilmektedir.

    AVANTAJLARI

    Doğumda suyun kullanımının pek çok avantajı vardır. Bu avantajlar, anne, bebek, ailenin diğer üyeleri üzerine

    olan olumlu etkiler olarak sıralanabilir. Literatürde suda doğuma ilişkin yapılan kanıt temelli en kapsamlı çalışmalardan biri Cluett and Burns Cochrane veri tabanını kullanarak yaptığı 3243 kadını içeren sistematik derlemesidir. Burada incelenen çalışmaların dokuzunda doğumun birinci evresinde erken ve geç sudan yararlanma ile ilgili çalışma yapılmış, iki tane- sinde birinci ve ikinci evrede suda doğum kullanılmış, bir tanesinde ise ikinci evrede suda doğum ile kontrol grubu karşılaştırılmıştır. Elde edilen sonuçlar; suda doğum uygulamasının, vajinal doğuma göre epidural, spinal veya paraservikal analjezi gereksinimini anlamlı derece azalttığı, doğumun birinci evresinin süresini kısalttığı anne memnuniyetini artırdığı, hiçbirinde mortalite ve morbidite  veya  respiratuar  komplikasyonların  görülmediği, suyun maternal ve yenidoğan enfeksiyonunun da herhangi bir artış yapmadığı, yenidoğanın 5. dakika Apgar skorunda herhangi bir fark görülmediği belirtilmektedir.

     Yine ilk dokuz randomize kontrollü çalışmada  perineal travma, yırtık, müdahaleli doğum ya da sezaryen açısından yapılan meta analizde kontrol grubuna oranla farklılık olmadığı, doğumun birinci evresinde yararlanılan suyun ya da suda doğumun fetüs, yenidoğan ve gebe üzerine oluşabilecek olumsuz etkileri arttırdığına ilişkin hiçbir kanıt olmadığı bildirilmiştir. Son olarak, doğumun üçüncü evresinin suda geçirilmesine ya da farklı tipteki havuz ve küvetlerin kullanımının değerlendirilmesine ilişkin hiçbir çalışmaya rastlanmadığı belirtilmiştir.

    Benzer şekilde, Liu ve ark. tarafından yapılan çalışmada doğumun birinci evresinde suda doğum uygulaması yapılan gebeler ile geleneksel doğum yapan gebeler, ağrı (VAS) puanı, doğum şekli, kanama miktarı, Apgar skoru, yenidoğanın yoğun bakıma alınma durumu, postpartum 42. günde pelvik taban disfonksiyonu ve stres üriner inkontinans (SUI) semptomları açısından karşı-laştırılmıştır. Elde edilen sonuçlar, doğumun birinci evresinin suda geçirilmesinin, ağrıyı azalttığı (3 cm servikal dilatasyondan sonraki 30. ve 60. dakikada), sezaryen oranını  düşürdüğü,  postpartum  42.  günde  SUI semptomlarını azalttığını göstermiştir. Apgar skorları ile maternal  ve neonatal kültür  sonuçlarının ise  her  iki grupta benzer bulunmuştur. İsviçre’de 513 kadın üzerine yapmış oldukları prospektif gözlemsel çalışmada da, suda doğum yapan, birinci evrede suda kalan ve vajinal doğum yapan olmak üzere üç ayrı grupta, maternal ve fetal enfeksiyon oranı, obstetrik sonuç parametreleri ve ilgili laboratuvar parametreleri karşılaştırılmıştır. Anne ve yenidoğan enfeksiyon oranının, Apgar skoru, arteriyel ve venöz pH, yenidoğan yoğun bakım ünitesine kabul oranı gibi diğer fetal sonuç  parametreleri  ve  laboratuar parametrelerinin gruplar arasında anlamlı bir farklılık göstermediği  ve maternal enfeksiyon saptanmadığı gözlenmiştir. Obstetrik sonuç parametrelerinde ise: daha az analjezi kullanımı, doğumun birinci ve ikinci aşamasının kısalması, suda doğumda epizyotomi oranının az görülmesi gibi olumlu sonuçlar saptanmıştır. Sonuç olarak; suda doğumun, geleneksel doğuma alternatif değerli bir seçenek olduğu, maternal ve fetal enfeksiyon oranı açısından geleneksel doğumla karşılaştırılabilir olduğu belirtilmiştir. Yeni  Zellanda’da suda doğum  yapan kadınların hikayelerinin analiz edildiği bir çalışmada, suda doğum yapan kadınlar, suyun kendilerini gereksiz müdahalelerden koruduğunu, kendilerine özel alan yarattığını, bir yalıtım görevi gördüğünü, hareket özgürlüğü sağladığını, kendilerini konforlu,  rahat hissettirdiğini,  doğum ve doğum ağrısına karşı olan korkularını azalttığı, ağrı ile baş edebildikleri ve odaklanabildikleri ve kendi kendilerine doğum yapabildiklerini ifade etmiştir. Ülkemizde suda doğuma ilişkin yapılan çalışmada ise, konvansiyonel vajinal doğum ve epidural analjezi ile vajinal doğum yapanlarla kıyaslandığında; suda doğuranlarda, doğumun özellikle 2. ve 3. evrelerin çok kısalmış  olduğu,  VAS  skorlarının  düştüğü,  analjezi  ve oksitosin ihtiyacınnın belirgin olarak azaldığı, epizyotomi oranın daha düşük bulunduğu bildirilmiştir.

       Bu çalışma sonuçlarını incelediğimizde anneye ve bebeğe yönelik olumlu etkileri şu şekilde sıralayabiliriz;

    ANNEYE YÖNELİK AVANTAJLARI

    ANNEYE YÖNELİK AVANTAJLARI

    Doğumda kullanılan ılık su, kasları gevşetmekte, adrenalini düşürüp, endorfin hormonunun açığa çıkmasına ve yükselmesine  neden  olup, ruhsal rahatlama sağlamaktadır. Kasların  gevşemesi, hormonların  değişimi,suyun kaldırma kuvvetinin birleşimi ile uterusa giden kan miktarı artmakta, uterusun kasılmaları daha az ağrılı olmaktadır. Bu durum, doğum eyleminde uterusun daha iyi kasılmasına, doğum sürecinin daha kısa olmasına ve anne  memnuniyetinin  artmasına  yol  açmaktadır.

    Bu olumlu etkileri sıralayacak olursak;

    • Ilık su içinde perine rahat gevşer, doğum süresi kısalır.
    • Suyun kaldırma kuvveti  etkisi,  annenin  vücut ağırlığını azaltır.
    • Su içinde hareket özgürlüğü ve pozisyon değiştirme olanağı sağlar.
    • Doğum ağrıları ile  daha rahat baş edilebilir ve kadın ağrıları daha az hisseder.
    • Doğumda ilaç/analjezi kullanımı ve müdahaleler azalır.
    • Doğuma odaklanması kolaylaşır.
    • Epizyotomive  perineal hasar  görülme oranı azalır.
    • Anne rahatlığı ve memnuniyeti artar.
    • Gebenin doğuma aktif katılımı sağlanır.
    • Sezaryen oranları düşer.
    • Gebe ile eşi özel, yeni olumlu bir doğum deneyimini paylaşır.

    BEBEĞE YÖNELİK AVANTAJLARI

    • BEBEĞE YÖNELİK AVANTAJLARI
    • Suda doğum anne gibi bebeği de olumlu olarak etkiler.
    • Bebek uterus içindeki ılık su kesesinden ılık su havuzunda annesinin kollarına yumuşak bir geçiş yapar. Kendini güvende hisseder. Annenin rahat doğumu, bebeğinde rahat doğmasını sağlar.
    • Anne karnında amnion sıvısı içindeki bebek, tekrar sıvı ortama ve annesinin kollarına  geldiğinden dolayı terk edilmişlik ve panik duygusu yaşamaz.
    • Bebek ilaç ya da müdahaleli doğumların yan etkilerinden korunmuş olur.
    • Yer çekiminin suda azalması, annenin oturarak doğum yapması, akıcı bir doğum yaşanması  bebeğin beyin hücrelerinin zarar görmesini engeller.

    Anne, baba, diğer kardeşler dahil tüm aileyi etkileyen olumlu bir doğum deneyimi ,bebeğin hayatını da pozitif yönde etkiler.

    DEZAVANTAJLARI

    Literatürde yapılmış olan bazı çalışmalar suda doğumun anne ve yenidoğan açısından potansiyel komplikasyonları olabileceğini vurgulamaktadır. Bu olumsuz etkileri sıralayacak olursak;

    ANNEYE YÖNELİK DEZAVANTAJLARI

    • Annede hipertermi, dehidratasyon
    • Enfeksiyon
    • Postpartum kanama
    • Su embolisi

    BEBEĞE YÖNELİK DEZAVANTAJLARI

    • BEBEĞE YÖNELİK DEZAVANTAJLARI
    • Solunum güçlüğü, Konvülziyon, Hipoksik iskemik ensefolapati
    • Neonatal enfeksiyonlar (Su ile bulaşan)
    • Fetal taşikardi, hipertermi
    • Neonatal polisitemi, hiponatremi
    • Kord rüptürü (neonatal hemoraji ile birlikte)
    • Su yutma/boğulma
    • Fetal/neonatal ölüm

    Özellikle pediatri hekimleri ve derneklerinin suda doğumun neonatal olumsuz etkileri üzerine görüşleri yer almaktadır.

    Bu çalışmalardan  bazılarını  inceleyecek olursak; Pinette ve ark. yapmış oldukları çalışmada; suda doğum ile ilişkili olası komplikasyonlar olarak; suda boğulma, neonatal hiponatremi, su ile bulaşan neonatal enfeksiyon, neonatal hemoraji ile  birlikte  görülen kordrüptürü, hipoksik  iskemik ensefalopati  ve  yenidoğan ölümünü sıralamıştır.Ancak bu çalışmaların, suda doğumlar ile suda olmayan doğumları kıyaslayamadığı ve iyi tanımlanmış olmadığı bildirilmiştir. Ayrıca çalışma sonucunda, suda doğum düşünen kadınlara, bilinçli bir karar verebilmeleri için, suda doğumun potansiyel zararlarını da içeren dengeli bir bilgi ve danışmanlık verilmesi gerektiği, suda doğumun güvenirliliği ile ilgili sonuçların kafa karıştırıcı olduğu, yapılan çalışmalardan elde edilen verilerin yetersiz olduğu,  fetus/yenidoğan üzerine olası zararlı etkilerini belirlemek için geniş kapsamlı bir randomize kontrollü çalışmaya ihtiyaç duyulduğu belirtilmiştir. Öte yandan, Avustralya’da suda doğuma ilişkin yapılmış en geniş çalışma özelliği olan bir kohort çalışmada, on yıla (2000-2009 yılları arası) ait doğumlar retrospektif olarak incelenmiş, doğumun ikinci evresinde suda doğum yapan gebeler ile yapmayan gebeler maternal ve neonatal sonuçlar açısından karşılaştırılmışlardır. İki grup arasında doğumun birinci ve ikinci evresi süresi, doğum sonu kan kaybı açısından fark bulunmaz iken, suda doğum yapanlar da hiç epizyotomi açılmamıştır. Suda doğan bebeklerin hiçbirinin 1. Dakika Apgar skoru 7 ya da altında bulunmaz iken, 5. Dakika Apgar skorları her iki grupta benzer bulunmuştur. Suda doğan  sekiz  bebek çocuk  bakım  odasına gönderilmiş olup bunlardan üçü beslenme güçlüğü çekmiş ancak bu bebeklerin hepsi daha ileri bir bakıma ihtiyaç duymadan zamanında evlerine  taburcu  edilmiştir.  Young  ve Kruske yayınlamış oldukları diğer bir çalışmada, suda doğuma ilişkin yapılmış araştırmaları incelemişlerdir. Bu inceleme sonucunda, literatürde yer alan suda doğuma ilişkin karşıt görüşlerin kanıt temelli olmada yetersiz kaldığını  ve kadınların  suda  doğum yapmasını engelleyici girişimciler için yeterli olmadığının ortaya çıktığını belirtmişlerdir. Ayrıca, ülkedeki sağlık ile ilgili komisyonların kadınların güvenliğinden ve efektif suda doğum seçeneğine ulaşabilmeleri için gerekli önlemleri almadan sorumlu olduklarını bildirmişlerdir.Öte yandan, Amerikan Pediatri Akademisi Fetüs ve

    Yenidoğan  Komitesi  2005 yılında  yaptığı açıklamada suda doğumu desteklemediklerini bildirmişlerdir. Ardından, ACOG (Amerikan Jinekoloji ve Obstetri Derneği) ve Amerikan Pediatri Akademisinin 2014 yılında yayınlamış olduğu komite görüşü incelendiğinde; öncelikle, suda doğum ile ilgili yapılmış çalışmaların sınırlı sayıda olduğu, küçük gruplarda yapıldığı, kanıt temelli çalışmalara çok fazla rastlanmadığı, suda doğum destekleyen araştırmaların genellikle retrospektif ve bir doğu merkezindeki deneyime ait çalışmalar olduğu, kişisel deneyim ve gözleme dayalı bulunduğu, makalelerin bilimsel  açıdan  yeniden  değerlendirme  şansı  az  olan çalışmalar olarak nitelendirildiği bildirilmiştir. Ayrıca suda doğumun fizyolojik avantajlarına ilişkin gerek insanlar üzerinde gerek hayvanlar üzerinde yapılmış herhangi bir çalışma bulunmadığı, sıklıkla çalışmaların suda doğum şeklinde geçse de sonuç ve etkileri bakımından birinci evre ve ikinci evre sonuçlarının değişkenlik gösterdiği, bunun sebepleri arasında çalışmalarda suda doğumda  kalış  süresini  farklı,  kullanılan  havuz  ya  da kūvetin, suyun derecesinin, derinliğinin farklılığı gibi etkenlerin rol oynadığı ifade edilmiştir. Bu nedenle suda doğuma ilişkin çalışmalardan elde edilen verilerin etkisinin sınırlı olduğu ve genellenemediği vurgulanmıştır.  Bu bağlamda Cochrane veritabanı tarafından 2009 yılında yapılan bir 3243 kadını içeren randomize kontrollü on iki  çalışma sonuçları  dikkate alınmış ve  incelenmiş  fakat RCT  çalışmanın  sonuçlarının tutarsız olduğuna  dikkat  çekilmiştir.  Bunun  gerekçesi  olarak ACOG elde edilen suda doğuma ilişkin olumlu ve anlamlı sonuçların suda doğum ile birebir ilişkili olduğunu söylemenin güç olduğunun başka faktörlerin de etkili olabileceğinin vurgusu yapılmış, bireysel ya da Cochrane veri tabanındaki çalışmaların hiçbirinde yenidoğana ilişkin yararlarından bahsedilmediğinden söz edilmiştir. ACOG özetle, doğumun birinci evresinde sudan yararlanılması  doğumda  ağrı  veya  anestezi  kullanımını azaltma ve süreyi kısaltma yönünde olumlu sonuçlarla ilişkili olsa da, perinatal sonuçları olumlu etkilediğine dair bir kanıt olmadığını bildirmektedir. Doğumun birinci evresinde suyun kullanımının engellenemeyeceğini, ikinci evrede güvenli ve etkili suda doğumun henüz kanıtlanamadığı, özellikle suda doğumun maternal ve fetal yararlarının ilişkilendirilemediği bildirilmektedir. Bu gerçekler ve yenidoğanda nadir fakat ciddi yan etkilerin olduğu vaka raporları göz önüne alındığında, doğumun ikinci aşamasında suda doğum uygulaması sadece uygun tasarlanmış klinik araştırma kapsamında, aydınlatılmış onam alınarak yapılmalıdır şeklinde görüş bildirmiştir. Suda doğumun doğumun birinci evresinde kullanılabilmesi için doğum yapacak adayların  seçimi, küvet ve  havuzların bakım ve temizliği, enfeksiyon kontrol prosedürleri, anne ve fetüsün suda iken uygun aralıklarla monitorizasyona ilişkin  kesin  protokollerin  oluşturulması,  kadınların sudan çıkarılmasını gerektirecek acil maternal veya fetal komplikasyonların ne olduğunu belirten bir protokol hazırlanması gerekliliğini vurgulamıştır. Benzer şekilde, İspanya Pediatri  Derneği, İspanya Neonatoloji  Derneği  ve İspanya  Kadın Hastalıkları  ve Doğum Derneği Perinatoloji Bölümü’nün suda doğuma ilişkin yayınladıkları görüşte; İngiltere ve Amerika’daki birliklerin görüşleri, elde edilen yayınların incelenmesi sonucunda, suda doğumun sadece kontrollü klinik çalışmanın  bağlamında  düşünülmesi  gerektiği  bildirilmiştir. Bunun nedeni olarak da suda doğumun, yenidoğan sağlığı üzerine herhangi bir yararı olduğu ya da güvenli olduğuna dair yeterli veri olmaması ile bilimsel kanıt eksikliğinin olması, ciddi komplikasyon veya fetal ölüm ile belgelenmiş klinik vakaların varlığının bulunması gösterilmiştir.Diğer  taraftan,  İngiltere’de  “RCOG” ve  “RCM” komplikasyonu olmayan tüm  sağlıklı  gebelerin  suda doğum yapmalarını desteklemektedir.Bu kapsamda, İngiltere’de 1992 yılında yayınlanmış olan “Winterton Report” adı verilen rapor ile tüm doğum kliniklerinin suda doğum uygulamasına uygun hale getirilmesi öngörülmüş olup, suda  doğum  yaygın  olarak  kullanılmaya başlamıştır. Sonrasında, İngiltere’de “RCOG” ile “RCM”, 2006 yılında suda doğuma ve komplikasyonsuz sağlıklı gebelerin doğumuna ilişkin bir klinik rehber yayımlamış olup,2012 yılında bu rehber “RCM” tarafından güncellenmiştir. Suda doğumun olumlu etkilerine ilişkin bilgilerin yanı sıra ebelerin suda doğum konusunda eğitim almaları, RCOG/RCM’nin 2006 yılında yayınladığı protokol çerçevesinde uygulamalarını yürütmeleri gerektiği bildirilmektedir. İngiltere’de National Institute for Health and Clinical Excellence (NICE) 2014 tarihli yayınladığı rehberindeki kanıt bildiriminde, suda doğumun doğum ağrısı ve bölgesel analjezi kullanımını azalttığı, diğer doğumlarla kıyaslandığında suda doğumun olumsuz sonuçları ile ilgili anlamlı farklılıklar yarattığına dair kanıt olmadığı,  doğumda suyun kullanım zamanı  ile  ilgili, suda  doğum  için  hijyen  koşulları  ve tedbirlerine ilişkin, özellikle doğumun ikinci evresinde su kullanımının neonatal sonuçlar üzerinde etkisi ile ilgili yeterli kanıt bulunmadığı bildirilmiştir. Ülkemizde suda doğuma ilişkin yapılan bir çalışmada, konvansiyonel vajinal doğum ve epidural analjezi ile vajinal doğum yapanlarla kıyaslandığında suda doğuranlar  arasında  yenidoğan  yoğun  bakım  ihtiyacı  ve Apgar skorları açısından fark bulunmadığı, çalışma dönemi boyunca hiç yenidoğan ölümü veya yenidoğan enfeksiyonu saptanmadığı bildirilmiştir. Yine ülkemizde suda doğumun yenidoğan sonuçlar üzerine yapılan bir diğer çalışma sonucunda, belirli koşulların sağlanması koşulu ile suda doğumun yenidoğanlar için güvenli bir yöntem olduğu belirtilmiştir.

    Özetle, literatürde yapılan çalışmalardan elde edilen verilerin yetersiz olduğu,  fetus ve/veya yenidoğan üzerine olası zararlı etkilerini belirlemek için geniş kapsamlı bir randomize kontrollü çalışmalara ihtiyaç duyulduğu, yukarıda belirtilen dezavantajların hiçbirinin diğer doğumlara oranla suda doğumlarda daha fazla görüldüğü ya da suda doğuma bağlı olarak geliştiğine dair kesin bir kanıtın bulunmadığı yapılan çalışmaların tümünde bildirilmektedir.

    SUDA DOĞUM YAPMA KOŞULLARI

    KİMLER SUDA DOĞUM YAPABİLİR?

    Gebelere alternatif bir doğum seçeneği olarak sunulan suda doğumu yapabilecek gebelerde bir takım koşullar yer almaktadır. Bu koşulların bazıları pratikte farklılık gösterse de suda doğum yapma koşulları şu şekilde sıralanabilir:

    • Öncelikle anne adayı suda doğum isteğini belirtmiş ve doğumunu yaptıracak kişiye onay vermiş olmalı,
    • Gebelik haftası 37. hafta ve üzeri olan riskli olmayan gebelikler (gebeliğin ilk günden itibaren izlenmiş olmalı ve eğitimlere katılmalıdır),
    • Sistemik hastalığının bulunmaması,
    • Evde yapılacaksa hastaneye  en fazla 45 dakika uzaklıkta olması,
    • Servikal dilatasyon en az 4-5 cm olmalı,
    • Tek fetus olmalı, çoğul gebelik (Tercihe bağlı)
    • Uterus kontraksiyonları düzenli ve güçlü olmalı,
    • Vajinal kanaması olmamalı,
    • HIV/ AIDS hastalığı olmamalı, (Tercihe bağlı)
    • Amniyotik mayi mekonyumlu olmamalı,
    • Fetal distress olmamalı,
    • Makat geliş olmamalıdır (Tercihe bağlı)
    • Önceden sezaryen olan gebeler olmamalıdır (Tercihe bağlı)

    İngiltere’de RCOG ve RCM komplikasyonu olmayan tüm sağlıklı gebelerin suda doğum yapmalarını desteklemektedir.

    • Pozitif B grubu streptokok taşıyıcılığının suda doğum için kontrendike değildir.

    KİMLER SUDA DOĞUM YAPAMAZ?

    Doğum Öncesinde:

    • Gebelkte annenin ateşi 38 C üzerine çıkması herhangi bir enfeksiyon olması,
    • Amnionitis,
    • Fetal distres,
    • Herhangi bir riskli durum nedeni ile takip edilen gebeler,
    • Travayda ilaç ve aneztezi uygulanan gebeler,
    • Amnion sıvıısında mekonyum bulunması gibi durumlarda suda doğum önerilmez.

    Doğumda:

    • Malprezentasyon, Baş Pelvis uygunsuzluğu Makrosomi hikayesınin olması,
    • İntrauterın gelişme geriliği
    • Dr ebe hemşirenin yaptığı muayene bulgularına göre suda  doğuma  uygun görmemesi gibi durumlarda suda doğum önerilmez.

    SUDA DOĞUMDA KULLANILACAK MALZEMELER

    1. Kalıcı (Jakuzi tipi) ya da Taşınabilir (portable) Havuz seti

    2. Suda kullanılabilecek doppler  (aqua sonical)

    3. Termometre (yüzer tip)

    4.  Seyyar  tip  havuz  boşaltma  pompası (dalgıç pompa) ve musluk/hortum adaptörü

    5. Hortum (yeterli uzunlukta)

    6. Omuza kadar uzanan eldivenler (veteriner tip)

    7. Su geçirmez Kıyafet/önlük/gözlük (dr ve ebe kullanacak)

    8. Süzgeç (suyu temizlemek için)

    9. Ektra havlu ve battaniye

    10. Sabun (suya girmeden yıkanmak için)

    11. Havuzu temizlemek için solüsyon

    12. Pamuk, Tampon, steril gazlı bez ve ped

    13. Böbrek küvet

    14. Derece (anne ve bebeğin ateşini ölçmek için)

    15. Isı kaynağı

    16. Işık kaynağı/seyyar halojen lamba

    17. Doğum seti (2 klemp, 1 makas)

    18. Aspiratör, Oksijen tüpü, tıbbi ilaçlar  (acil durumlar için)

    Suda doğumda genellikle Polivilin (PVC) ve fiberglas malzemeden üretilmiş olan Kalıcı (jakuzi tip) ve Taşınabilir (Portable) olmak üzere iki tip havuz kullanılır.

    1)Kalıcı (Jakuzi Tip): Bu havuzlar hastanelerde kuruludur. Doğumun birinci ve ikinci evresinde de kullanılabilir. Suda doğum havuzları hazır bulundurulmalı ve 24 saatte bir boşaltılmalı ve havuz temizlenip tekrar doldurulmalıdır. Kullanılan su çeşme suyudur. Bazı doktor ve ebeler tuzlu suda doğumun daha emniyetli olabileceğini önermektedir. Doğum sonrası su ve diğer atıklar tıbbı atık kurallara göre uzaklaştırılmalıdır. Hastane enfeksiyon kontrol komiteleri rutin örnekler alınmalı ve kültürleri incelenerek, havuzların denetimi  sağlanmalıdır.

    2) Taşınabilir Seyyar(Portable)Havuzlar: Evde yada hastanede kullanılabilir, kiralanabilir yada satın alınabilir. Havuzların montajı çabuk yapılabilir, Havuz suyunu boşaltmak için dalgıç pompalarda mevcuttur. Antiseptikle  temizlenebilir,  kurulanır  ve  saklanabilir. Doğum havuzu, ister hastanede  ister evde olsun geniş rahat hareket edebilecek büyüklükte geniş odalarda, arka planda sessiz bir ortamda kurulmalıdır. Havuz çok değişik boyutlarda ve şekillerde olabilir.  Doğum yapacak kişi ebe/doktor  birlikte büyüklüğüne karar verebilir ancak en azından bir kişinin rahat edebileceği büyüklükte olmalı, renk olarak genelde mavi ve beyaz gibi açık renkler tercih edilmelidir. Doğum havuzunda suyun ısısı çok önemlidir. İdeal ısı en fazla 37-38C ısıda olması önerilmektedir. Suyun ısısı havuzda bulunan termometre ile devamlı ölçülmelidir. Suyun ısısı düşerse hemen sıcak su ilavesi  yapılabilir. Ayrıca,  havuzlarda  suyu  kimyasal maddelerden temizleyen su filtresi bulunmalıdır. Günümüzdeki havuz kitlerini  içinde  iç yüzey için  ayrı  bir yedek kılıf/örtü vb. bulunmaktadır.

    DOĞUM EYLEMİ

    Suda doğum eyleminde gebe, doğumun birinci evresinde sadece suyun rahatlatıcı etkisinden yararlanabilir ve doğumunu suyun dışında gerçekleştirebilir, ya da  doğumunun  tüm  evrelerini  de  suyun  içerisinde gerçekleştirebilir.

    Doğumun Birinci Evresi:

    Suda doğum için uygun olan ve aydınlatılmış onam alan gebeler servikal dilatasyon  4-5 cm olduktan sonra mümkünse gebe havuza gir meden  önce  duş  aldırılarak  havuza  alınırlar.  Suyun sıcaklığı 33-38.2 C arasında olmalı, havuzun 2/3’ü su ile dolu olmalıdır (anne oturur pozisyonda suyun seviyesi göğüs hizasına kadar olmalıdır. Annenin hayati bulguları (ANTA) ve bebeğin FKH (fetal kalp hızı), servikal dilatasyon ve efasman, fetüsün pozisyonu, amnion kesesinin açılıp açılmadığı, kontraksiyonların sıklığı izlenmelidir  suyun  içinde takip  edilmeli  ve doğumun ilerleyişi izlenmelidir. Doktor /ebe doğumda her an gelişebilecek riskli durumlara karşı hazırlıklı olmalı, her- hangi bir risk oluştuğunda gebeyi sudan çıkarıp gerekli müdahaleyi yapmalıdır. FKH değerlendirmek için özel suda kullanılabilen “aqua sonıcial” el dopleri kullanılabilir. İngiltere’de National Institute for Health and Clinical Excellence (NICE) 2014 tarihli yayınladığı guideline rehberindeki kanıt bildirimine göre saat başı suyun sıcaklığı ve annenin vücut ısısı ölçülmeli, doğum yapan kadının konforu sağlanmalı, suyun sıcaklığı 37.5°C üzerinde çıkmamalı,  maternal vücut ısısının yükselmesi önlenmelidir.Bu nedenle gebenin hidrasyonu sağlanmalı, idrarını boşaltmaya da teşvik edilmelidir. Sudaki kontamine maddeler özel süzgeç yardımı ile temizlenebilir. Gebe, öğrendiği ağrı ile baş etme yöntemlerini burada kullanabilmelidir. Örneğin gebenin seçeceği terapötik etkisi olan bir müzik, (su, dalga sesi, yunus sesi) ile müzik terapi uygulanabilir.

    Doğumun İkinci Evresi:

    Her gebe kendisi için en rahat pozisyonu kullanmalıdır. Genellikle çömelme pozisyonunda daha rahat doğum olabilir. Doğumda gebe ve fetüs yakından izlenmeye devam edilmelidir. Bebeğin başını gözlemleyebilmek ve perine değerlendirmek için özel ayna kullanılabilir. Bebeğin başı çıkıma geldiğinde anne bebeği yukarı çekmeye teşvik edilmelidir.  Genellikle bebeğin başının doğumunda el manipülasyonuna gerek duyulmadan doğmaktadır. Bebeğin doğumu tamamlandıktan sonra, bebeğin vücudu suyun içinde, sadece başı su dışında kalacak şekilde, başı nazikçe/dikkatlice annenin omzuna  yaslanmalıdır. Bebeğin tüm vücudu doğduktan  sonraki  ilk  10-20  saniye  içinde  sudan çıkarılmalıdır (Eğer başın doğumunun ardından omuzlar iki kontraksiyon  sonrası çıkmıyorsa annenin ayakta dur- ması sağlanır / havuzda doğuma son verilmesi gerekebilir).  Bu süreçte,  bebeğin suyu  aspire  etmemesine  ve kordun kopmamasına dikkat edilmelidir. Bu arada bebek sıcak  tutulmalı,    ılık  bir  havlu/kompres  sarılmalıdır. Umblikal kord klemplenir, 3-5 dakika sonra, bazen de plesanta çıktıktan sonra  dilerse babaya da kestirilebilir. Anne havuz içinde hemen emzirmeye cesaretlendirilir. Bebeğin doğumunda sonraki kayıtları yapılmalıdır.

    Doğumun Üçüncü Evresi:

    Bu evrede doğum yapan kadınlar isterse suyun dışarısına çıkartılarak plesantası doğurtulabilir  ya  da  suyun  içerisinde plesanta doğar sonrasında sudan çıkabilirler. Anne havuz içinde/dışında oturur ya da yatar pozisyonda iken plesanta klasik yöntemle doğurtulur. Umblikal kordun kesilmesinden sonra bebek kurulanır havuz dışına alınır. Yenidoğanın 1. ve 5. dakika Apgar Puanları değerlendirilip kaydedilir.  Havuz içinde kanamanın değerlendirilmesi zordur. Havuz suyunun renginin koyuluğuna bakılabilir ama doğru bir değerlendirme ve sonuç olmayabilir. Doğum sonrası annede kanama ve uterus involüsyonu kontrolü yapılmalıdır. Annenin doğum sonrası perineal yırtık vb. yönünden  değerlendirilmesi  gerekir.  Eğer  epizyotomi yapılmışsa, bunun tamiri onarımı havuz dışında yapılır..Bu süreçte anneye enerji verecek meyve suyu ve sıvı içecekler verilebilir. Annenin eşi ve bebeği ile bu özel anı paylaşmasına izin verilmelidir. Doğum sonrası izlemler için randevu verilir, yapılan tüm işlemler yazılıolarak rapor edilir. Doğum sonrası, suda doğumda kullanılan küvet ya da havuzların üretici firmanın talimatlarıgöz önünde bulundurularak, mikrobiyoloji departmanı ile ortak oluşturulmuş olan  protokol çerçevesinde temizliği sağlanmalıdır.

    SONUÇ

         Günümüzde Türkiye’de birçok özel ve devlet hastanesinde kadın doğum hekimleri  ve ebeler bilgi ve becerilerini  geliştirerek,  ailelere suda  doğumu bir  seçenek olarak sunabilmelidir. Suda doğum özellikle biz ebeler için geleneksel rol ve görevlerimizi yeniden kazanabileceğimiz bir  doğum şeklidir. Suda doğumla ilgili ülkemizde de sınırlı sayıda yayına ulaşılabilmektedir. Daha fazla sayıda suda doğumlar ve bunların sonuçlarının tartışıldığı makaleler yazılması gereklidir. Suda doğum için  gerekli  şartlar hazırlandığında, uygun vakalar seçildiğinde, eğitimli ve deneyimli bir ekip oluşturulduğunda, maternal ve fetal anlamda gerekli bakım ve izlem yapıldığında, özellikle enfeksiyonlara yönelik önlemler alındığında gebelere sunulabilecek doğal bir yöntem  olduğu,  doğum  ağrısı  ile  başetmede etkin bir seçenek olduğu çok açıktır. Ülkemizde  sınırlı olan suda doğum imkanlarının yaygınlaştırılması, doğum ünitelerinin suda doğum seçeneğine  uygun  hale getirilmesi,  başta ebeler  olmak üzere doğum ekibinin tüm üyelerinin eğitilmesi gerekmektedir. Böylelikle ebelerin doğuma ilişkin rolleri arttırılarak normal doğumun teşvikinde, sezaryen doğum oranlarının düşürülmesinde önemli bir rol oynayacağı akılda tutulmalıdır.

    Kaynak:

    Toker E, Uran İ O.Water birth. Turkiye  Klinikleri  J  Obstet  Womens  Health  Dis  Nurs-Special  Topics  2015;1(3):87-95

    Devamını Oku
    Sağlık Köşesi

    Gebe Okulu

    Gebelik, kadın yaşamında fizyolojik, psikolojik ve sosyal değişimlerin yaşandığı ve bu değişimlere uyumu gerektiren önemli bir dönemdir. Doğum süreci ise kadının yaşamı boyunca çok az deneyimleyebileceği mucizevi bir yolculuktur. Burada en önemli olay çiftlerin hayatına yeni bir bireyin katılmasıdır. Bu yeni katılımla birlikte çiftler yeni duruma adapte olmanın yanı sıra yeni yaşam biçimlerine de alışmaya çalışacaklardır. Özellikle ilk defa anne ve baba olacak bireyler gebelik, doğum ve doğum sonrasına ilişkin oldukça fazla endişe yaşamaktadırlar. Her ne kadar çiftler durumu öncesinden bilseler de, bu durumla nasıl baş edecekleri hakkında yetersiz kalmaktadırlar.

    Her kadının doğumunu güvenli koşulda gerçekleştirmesini sağlayacak nitelikli sağlık hizmetlerinden yararlanabilmesinin yanı sıra güzel anılarla coşku içinde doğum yapması en doğal hakkıdır. Gebe ve bebekler sağlık hizmeti alımında önceliklidirler. “Barselona Anne Hakları Bildirgesi”ne göre, her kadının üreme sağlığı, gebelik, doğum ve yeni doğan bakımı konusunda yeterli eğitim ve bilgi alma hakkı vardır. Çiftlere bu konuda bilgi verirken doğumun tehlikesiz ve basit bir fizyolojik süreç olduğunu belirtmemiz gerekir.

    Geçmişten günümüze kadınlar gebe eğitimine ilişkin bilgileri farklı kaynaklardan edinmişlerdir. Geçmiş dönemlerde gebelerin, gebelik ve doğumla ilgili bilgileri annesinden, kardeşinden ya da komşusundan öğrendiklerini görmekteyiz. 19. yy sonlarına kadar doğuma hazırlık eğitimleri aile ve sosyal çevrenin desteğiyle yapılıyordu. Normal doğumlar ise geleneksel ebeler ve profesyonel ebeler tarafından yine sosyal destek ile evde yapılmaktaydı. Ev doğumlarında normal olmayan durumlar gelişebiliyordu. Endüstri devrimi ile birlikte enfeksiyon ve ağrının azaltılması için kullanılmakta olan ilaçlar, endüstrileşme sonrasında aile bağlarındaki zayıflama, “kadının işi” olan doğumun evden hastaneye taşınmasına sebep olmuştur. Doğumda yaşanan bu değişimlerle birlikte kadın hareketlerindeki artış anne adaylarının doğum hakkındaki görüşlerini ve beklentilerini değiştirmiştir. Kadınlar artık doğumlarını yönetmek ve doğumun merkezinde olmak, doğum ağrıları ile ilaç dışı kendi yöntemleri ile baş etmek istemekte ve doğumu tek başlarına değil eşleriyle birlikte paylaşarak mutlu bir deneyim olarak yaşamak istemektedirler.

    Anne adayının doğuma en iyi şekilde hazırlanması ve desteklenmesi, kadının kendini eşsiz hissetmesini, kendi bedenini ve yaşamını yönetebilme fırsatı sayesinde kişisel algısının güçlenmesini sağlamaktadır. Birçok anne adayı gebelikte kendini nelerin beklediği, doğum eyleminin nasıl olduğu, özellikle doğum ağrıları ile nasıl baş edeceği, anne-baba olma ile beraber kendilerini nelerin beklediği konusunda çok fazla bilgiye sahip değildir. Doğum eylemi bilinmezliklerle dolu bir yolculuktur. Örneğin; bir yerden başka bir yere seyahat ederken nerede, ne kadar süre mola vereceğinizi, yolculuğunuzun ne kadar süreceğini bilirsiniz. “Birazdan mola veririz, sabredeyim” şeklinde düşünebilirsiniz. İşte gebe kadının ve ona destek olacak kişilerin de doğum yolculuğunda, eylemin nasıl olduğu, destek anlamında neler yapabileceklerini, doğumun fizyolojisi gereği ortaya çıkan durumlarla nasıl baş edebileceğini öğrenmesi anlamında gebe okulu ve doğuma hazırlık sınıfları bu boşluğu doldurmakta, bireyleri hem anne-babalığa hazırlamakta hem de doğumdaki olası durumlarla (başta doğum ağrısı olmak üzere) nasıl baş edebileceklerini öğretmekte, anne adaylarının beden farkındalığını sağlayarak doğumu daha güzel bir deneyim olarak yaşamalarına yardımcı olmaktadır.

    Doğuma Hazırlık Sınıflarının Tarihsel Gelişimi

    Dünyada doğuma hazırlık sınıflarının başlangıcı 1930’lu yıllara dayanmaktadır. Etkisi ise günümüze kadar artarak devam etmiştir. Farklı zamanlarda farklı felsefe ve akımlar etkili olmuş ve bunun sonucunda Lamaze Dick-Read, Kitzinger, Bradley, Leboyer gibi birçok doğuma hazırlık yöntemi yaygınlaşmıştır. 1930’lu yıllarda ilk kez Grantly-Dick Read isimli İngiliz bir doktor tarafından doğuma yardım yöntemi geliştirilmiştir. Dick-Read yöntemi “gevşemenin olduğu yerde gerginlik ve anksiyete olmaz” ilkesine dayanmaktadır. Bir diğer yöntem ise Lamaze’dir. Avrupa ve Amerika’da en popüler olan Lamaze yöntemidir. Lamaze yöntemi, gebenin bedensel ve ruhsal olarak doğuma hazırlanmasını içermektedir. Yöntemin esası Pavlov’un şartlı refleksini temel almaktadır. Bireyin beyni, uyarıyı aldıktan sonra kabul etmekte, analiz etmekte ve doğru yanıtı verebilecek şekilde eğitilebilmektedir. Bu yöntemi Rus psikologlar “Psikoproflaksi” olarak adlandırmışlardır. Bilincin kontrol edilme sürecidir. Buna göre gebeler doğru eğitim alırsa doğum ağrısı başladığında kasılma yerine kendini gevşeterek ve doğru nefes alıp kontrolü yakalayabilirse doğumun süresi kısalmakta ve daha az ağrı hissetmektedir.

    Uluslararası Lamaze Organizasyonu’nun (Lamaze International) Amerika’da kurulmasıyla birlikte Lamaze’ın bir yöntemden öte doğal doğum felsefesi olduğu belirtilmiş ve normal doğumun destekleyicisi ve koruyucusu olmuştur. Bu bağlamda sağlıklı doğum uygulamaları (Healthy Birth Practices) Lamaze felsefesinin temelini oluşturarak WHO’nun sağlıklı doğum için gerekli şartlarını daha da zenginleştirmiştir. Fransa’da Lamaze felsefesi ile doğumunu gerçekleştiren ve Amerika’ya döndüğünde bu yöntemin bilinmediği fark eden Marjorie Kormel isimli kadın, bir kitap yazarak (kitabın ismi Thank You Dr. Lamaze) “doğuma hazırlık sınıfları”nın Amerika’da yapılanmasına önayak olmuştur. Burada Elizabeth Bing de öncülük etmiş ve çalışmalar yapmıştır. Bu gelişmelere paralel olarak doğum öncesi eğitim sınıfları formalleşmeye başlamıştır. Günümüzde halen çok aktif olan bu sınıflar için eğitici yetiştirmeyi amaçlayan dernekler kurulmuştur.

    Gebe okullarının ülkemizdeki tarihi dünya kadar eski değildir. 1980’li yıllarda başlayan gebe eğitim sınıfları 2000 yılından itibaren yaygınlaşmıştır. Ancak son zamanlarda ülkemizde de gebeler ve eşlerinin doğuma hazırlık sınıflarına katılma isteği artmaktadır. Bu artışta Sağlık Bakanlığının gebeleri normal doğum yönünde desteklemesi, halkı medya ve diğer kanallar vasıtasıyla bilinçlendirmesi, bununla birlikte doğum alanında çalışan sağlık profesyonellerinin düzenlenen eğitim programları ile bu konudaki görev, yetki ve sorumlulukları hususunda farkındalıklarının artırılması etkili olmuştur. Artık anne adayları doğumlarını yönetebilmeyi, doğumun acı verici bir süreçten öte güzel bir deneyim olmasını ve bu süreci eşi ve sevdikleriyle birlikte yaşamayı ve kendi bedenlerine güvenerek girişimsiz doğumlar yapmayı istemektedirler. İşte gebelerin bunun gibi istek ve dilekleri çiftlerin gebe okullarına olan talebini artırmış ve buna paralel olarak devletin de doğuma hazırlık ile ilgili politikasına pozitif yönde destek sağlayarak kurumsallaştırma politikasını hızlandırmıştır.

    Doğuma Hazırlık Sınıflarının Amaçları

    Doğuma hazırlık eğitiminde amaç; anne adayını ve çiftleri gebelik, doğum ve doğum sonrası döneme ilişkin doğru kararlar almalarına ve bu dönemleri en güzel şekilde geçirebilmelerine yardımcı olmaktır. Bu eğitimler sayesinde çiftler bu dönemde yaşadıkları deneyimin anne adayı, bebek ve diğer aile bireylerinin tüm yaşamını etkileyeceğini öğrenirler. Gebe eğitimi, erken ve geç dönem eğitimlerin tamamını kapsar ve çiftleri doğuma ve anne-babalığa hazırlar. Günümüzde ise gebe eğitimi sadece erken ve geç dönemleri değil gebelik öncesi dönemden anne-babalığın ilk aylarına ilişkin bir dizi eğitim sınıflarını kapsamaktadır.

    Çiftler bebek sahibi olmaya karar verdikten sonra bir doğum uzmanına gitmekte ve gebelik öncesi testler, sağlık durumu, genetik incelemeler, beslenme, egzersiz ve yaşam tarzı değişiklikleri, alışkanlıkların değişimi gibi konularda genel danışmanlık almaktadırlar. Sağlıklı gebeliklerin oluşmasında gebelik öncesi ve gebeliğin erken dönemlerinde düzenlenecek eğitim sınıflarına gereksinim vardır. Günümüzdeki gebe eğitim sınıfları çeşitlidir. Genellikle erken ve geç dönem eğitim sınıfları olmak üzere ikiye ayrılır.

    Erken dönem gebe eğitimi sınıflarının içeriği (ilk trimester):

    Gebelik semptomları

    Gebelikte öz bakım

    Fetal gelişim

    Fetüs için çevresel tehlikeler

    Gebelikte cinsellik

    Beslenme, dinlenme ve egzersiz önerileri

    Gebelikte görülen yaygın rahatsızlıklar ve rahatlama teknikleri

    Gebelik kontrolleri ve bu kontrollerde yapılan tetkikler

    Geç dönem gebe eğitimi sınıfların içeriği (ikinci ve üçüncü trimester):

    Üçüncü trimester doğuma hazırlık eğitiminin süresi, ilk kez anne-baba olacaklar için en az 12 saat olmalıdır. Eğitim en az dört en fazla sekiz gebe ile yapılmalıdır. Eşlerin katılımıyla birlikte en fazla on iki kişi olmalıdır. Eğitimlerde farklı öğretim teknikleri kullanılmalı ve çiftlerin interaktif katılımı sağlanmalıdır. Eğitimlerde katılımcıların kültürel değer ve inançları göz önünde bulundurularak eğitim stratejileri belirlenmelidir.

    Eğitimin içeriği şöyledir:

    *Normal gebelik; gebeliğin anatomisi ve fizyolojisi, gebelikte oluşan fizyolojik değişiklikler, gebelikte oluşan psikolojik değişiklikler ve cinsellik, gebelikteki sağlıklı yaşam için egzersizler, pelvik egzersizler ve Kegel egzersizi, erken doğum eylemi ve gebelikte tehlike belirtiler.

    *Normal doğum eylemi fizyolojisi, hormonlar, ağrı teorileri, ağrı fizyolojisi ve ağrının doğumdaki rolü, normal doğumu kolaylaştıran stratejiler, dokunma ve masaj, hidroterapi, aromaterapi, sıcak ve soğuk uygulama, doğumda uygulanan müdahaleler ve olası komplikasyonları (kanıt temelli yaklaşımlar).

    *Doğumun ikinci evresinde destek

    *Doğumun üçüncü evresini destekleme stratejileri

    *Doğumdan hemen sonra anne ve bebek ten temasının sağlanmasının önemi

    *Doğum sonu dönem

    *Postpartum depresyon

    *Bebek bakımı ve emzirme

    *Bilinçli karar verme, doğumda kadın hakları, doğum planı oluşturma

    *Postpartum dönemde cinsellik

    *Sezaryen sonrası normal doğum (VBAC) yerine tekrar sezaryen yapılması

    Gebe eğitim sınıflarının etkinliğini değerlendirmek amacıyla son zamanlarda oldukça fazla çalışma yapılmıştır. Bu konuda yapılan araştırmalara göre bu sınıfların etkileri şu şekilde sınıflandırılabilir:

    Gebe eğitimi ve doğuma hazırlık eğitimlerinin gebeliğe etkileri: Doğuma hazırlık sınıfına katılan gebelerde katılmayanlara göre sigara içme, alkol alma davranışlarının daha az olduğu, egzersiz yapma, dengeli beslenme ve sağlığa olan ilginin daha fazla olduğu bildirilmiştir. Yine yapılan çalışmalarda gebelikte eğitim almanın eşler arasındaki ilişki üzerine olumlu etkisi olduğu, eşler arasındaki iletişimin daha iyi olduğu, babaların bilgilerinin arttığı ve böylece eşlerine yaklaşımlarının daha destekleyici olduğu belirtilmiştir.

    Gebe eğitimi ve doğuma hazırlık eğitimlerinin doğuma etkileri: Eğitim sınıflarına katılan gebelerin doğum sırasında daha az ağrı hissettikleri, analjezi ve anestezi kullanımının daha az olduğu bildiren çalışmaların yanında, etkisinin olmadığı ya da epidural anestezi kullanım oranının fazla olduğu yönünde çalışmalar da mevcuttur. Eğitim sınıfına katılan gebelerin kendine güveninin yüksek olduğu, öğrendikleri bilgilerin doğum sırasında kendileri için yararlı olduğu, doğumda ağrı ile baş etmelerinin daha iyi olduğu, doğum sırasında daha az anksiyeteye sahip oldukları bildirilmektedir. Bu sonuçlar anne ve bebek sağlığının korunması ve geliştirilmesine olumlu katkılar sağlayabilir.

    Gebe eğitimi ve doğuma hazırlık eğitimlerinin doğum sonu dönemdeki etkileri: Yapılan çalışmalarda sınıfa katılmanın sosyal desteği artırdığı, yeni anne-babaların birbirlerine destek oldukları, doğum sonu emzirmede daha başarılı oldukları belirtilmiştir.

    Sonuç olarak; gebe eğitimi ve doğuma hazırlık eğitimlerinin yaygınlaştırılması sağlıklı bir doğum süreci için hem gebe hem de sağlık çalışanları açısından oldukça önem taşımaktadır. Bu bağlamda gebelerin bu eğitimlere yönlendirilmesi gebelerin güzel ve sağlıklı bir doğum süreci yaşamaları, sağlık ekibinin de iş yükünü azaltarak doğum sürecinde her bir gebeye daha etkin bakım fırsatı sunacaktır. Müdahaleli doğumlar azalarak anne ve bebek sağlıklı olumlu yönde etkilenecektir. Ayrıca doğumların normal olması ülke ekonomisinin sağlık harcamalarındaki maliyet etkinliğini de olumlu yönde etkileyecektir.

    Kaynaklar

    Charlotte A, Raymond G. (2007). Childbirth Education in 21th Century: An Immodest Proposal. The Journal of Perinatal Education. 16(4): 38-48.

    Coşar F, Demirci N: (2012). Lamaze Felsefesine Dayalı Doğuma Hazırlık Eğitiminin Doğum Algısı ve Doğuma Uyum Sürecine Etkisi. S.D.Ü Sağlık Enstitüsü Dergisi. 3(1):18-30.

    Coşar F: Lamaze Felsefesine Dayalı Doğuma Hazırlık Sınıflarının Doğum Sürecine Etkisi. Yayımlanmış Doktora Tezi. Danışman: Doç. Dr. Nurdan Demirci. Marmara Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, İstanbul, 2012.

    Curl M, Lothian S, Scaer RM, Wals A: Childbirth Educator, Doulas, Nurses, and Woman Respond to Six Care Practices for Normal Birth. The Journal of Perinatal Education, Spring 2004;13 (2): 42-50.

    Hotelling B: Teaching Normal Birth Interactively. The Journal of Perinatal Education 2004;13 (2): 51-56.

    Humenick SS. (2004). Maternity & Women’s Health Care. In: Childbirth and Perinatal Education. Eds: Lowdermilk DL, Perry SE, 8th ed, Mosby, USA, p. 448-467.

    Karaçam Z: Doğum Sonu Dönem. Kadın Sağlığı. Ed: Şirin A, Kavlak O. Bedray Yayıncılık, Ekim 2008, s:719–754.

    Mete S: Doğum öncesi eğitim: Şirin A(Ed) Kadın Sağlığı, Bedray Basım Yayıncılık, İstanbul, 2008; p: 501-505.

    1. Turgut ve ark., Gebe Okulunda Eğitim Alan Gebelerin Bilgi Düzeyleri Üzerine Bir Araştırma. G.O.P. Taksim E.A.H. Jaren 2017;3(1):1-8.

    Reeder S, Martin L, Gfiffin D: Maternity Nursing, Family, Newborn, And Womans Health Care, 7th ed. Lippincott, Philadelphia, 1997.

    Serçekuş P, Yenal K: Doğuma Hazırlık Sınıflarının Türkiye’deki Gelişimi. Türkiye Klinikleri J Obstet Womens Health Dis Nurs-Special Topics 2015;1(1):33-5.

    Simkin P: Pregnancy Childbirth And Newborn, Meadowbrook, Newyork, 1984.

    Spinelli A, Baglio G, Donati S, Grandolfo ME, Osborn J. (2003). Do Antenatal Classes Benefit the Mother and Her Baby? J Matern Fetal Neonatal Med. Feb;13(2):94-101.

    Üstünsöz A, Güngör S:Antenatal Eğitimin Dünü ve Bugünü: Kadayıfçı O (Ed) Lamaze Yöntemi ile Doğuma Hazırlık ve Doğum. Nobel Tıp Kitabevleri, Türkiye, 2005, p: 7-20.

    Waldenström U, Hildingsson I, Ryding EL. (2006). Antenatal Fear of Childbirth and its Association with Subsequent Caesarean Section and Experience of Childbirth. BJOG. 113 (6): 638-46.

    Doç. Dr. Fatma Coşar Çetin

    SD (Sağlık Düşüncesi ve Tıp Kültürü) Dergisi, Aralık-Ocak-Şubat 2017- 2018 tarihli 45. sayıda, sayfa 38-39’da yayımlanmıştır.

    Devamını Oku
    Sağlık Köşesi

    Yoganın Gebelik, Doğum ve Doğum Sonuçları Üzerine Etkisi

    Yoga, postür (asana), derin nefes alma (pranayama) ve meditasyon sistemini içeren bir zihin beden uygulamasıdır. Bu uygulamayı destekleyecek literatür sınırlı olsa da artmaya devam etmektedir. Yapılan çalışmalarda yoganın gebelikte endişe, depresyon, bel ağrısı ve uyku bozukluğu gibi durumlarda fayda sağladığı, anne bebek bağlanmasını, doğum ve doğum sonrası süreci olumlu etkilediğine ilişkin sonuçlar da gösterilmiştir. Bununla birlikte yüksek riskli gebeliklerin sonuçlarında iyileşme saptanan az sayıda da olsa çalışmalar mevcuttur. Yoganın gebelikte, doğum ve doğum sonu süreçte olumlu çıktıları, uygulanabilirliği, ekonomik olması yapılan çalışmalarda belirtilmektedir. Bu makale kapsamında; yapılan çalışmalar incelendiğinde yoga uygulamalarının olumlu sonuçları ve ekonomik boyutu dikkat çekmektedir. Gebelik, doğum ve doğum sonu süreçler üzerindeki olumlu sonuçlarının farkında olunması, yoga uygulamalarının kullanılmasını sağlayarak anne ve bebeğin sağlık sonuçlarının daha iyi olmasına önemli katkı verecektir. Bu alanda çalışan sağlık personelinin özellikle kadın doğum uzmanlarının ve ebelerin gebelere yönelik bu alanda eğitimlerini ve çalışmalarını yoğunlaştırması, yeni araştırmaların yapılması büyük faydalar sağlanacağını düşündürmektedir.

    Yoga

    Yoga, Sanskritçe’de birleşmek yada birleştirmek, bütünlük, bir olmak anlamına gelen “yuj” teriminden türetilen bir kelimedir (1,2). MÖ 400 yılına ait yazıtlarda bireyin kendini tanıması, kaynakla doğrudan bağını hatırlaması ve zihnin yüksek bilince açılımı hedefine yönelik sistematik yöntemler bütünü olarak ifade edilen yoga, bir bilim ve sanat olarak kişinin tam bilinç içinde yaşaması yolu olarak kabul edilmektedir. Yoga bir din ya da inanç değil, bir felsefe sistemidir (2). Zihin ve beden beraberliğine dayalı derin solunum (pranayama) ve meditasyon ile birlikte bir germe egzersizleri ve duruş (asana) poslarını kapsayan bir uygulamadır. Yoga, Hindistan’da 1820’lerde yalnızca tenha ormanlarda erkekler tarafından yapılan mistik bir uygulama olarak ortaya çıkmıştır. Bilimsel bir araştırmacı olan Jagannath Gune tarafından, Hindistan’daki Kaivalyadhama 1920’lerin başında sağlık ve yoga araştırma merkezini kurarak yoga uygulamasını sağlık ve zindelik için bir egzersiz haline getirmiştir (1). 1930’ların sonunda kadınlarda yoga yapmaya başlamış ve dünya çapında bir fenomen haline gelen yaygın olarak tanınan bir egzersiz şekli olmuştur (3).

    Yoga, etik, duygusal, zihinsel ve ruhsal öğretilerin tümünü kapsayan, bütüncül bir sistem olup; yama, niyama, asana, pranayama, prathayara, dhrana, dhyana, samadhi olmak üzere 8 ilke ile temellendirilmektedir. Yama, ahlaki kurallarla yaşamak, şiddet, yalan, hırsızlık, cinsellik ve saplantılar gibi olumsuz davranışlardan uzak durmak üzere belirlenen kurallardır. Niyama, kişinin kendisiyle ilgili düzenlemeleri, öz disiplini öğretmek olup, saflık, temizlik, hoşnutluk, sadelik, çalışmak ve tanrıya teslim olmak gibi pozitif davranışları yaşama katmak olarak tanımlanır. Asana, vücudun duruş ve postürler ile pranayama yani nefes egzersizleri beden ve zihni fiziksel, işlevsel, ruhsal ve zihinsel sağlığa yönelik temel uygulamalarla eğitmeyi belirtir. Pranayama, temel içgüdüleri ehlileştirerek, zihni kontrol ederken, pratyahara yani dış dünyadan uzaklaşma ilkesi duyuların dışa dönük akışının kontrol edilmesidir. Dhrana veya konsantrasyon ile bilinci yönlendirerek dikkatin tek bir nokta üzerinde odaklanabilmesini sağlar. Dhyana yani meditasyon bir nevi sürekli konsantrasyon hali bilinçsel enerjinin çözündüğü haldir (2). Samadhi ise meditasyonun ulaşacağı son hedef olup, beden ve duyular dinlenirken, aklın ve ruhun uyanık kalmasıdır (4,5,6,7). Yoga felsefesi kişiyi fiziksel-mental-ruhsal-entelektüel- duygusal olarak ele almakta ve üç ana bileşenden oluşmaktadır. Birincisi asana ya da fiziksel postür (duruş), ikincisi pranayama ya da nefes egzersizleri, üçüncüsü meditasyon ya da gevşemedir (8).

    Yoganın birçok türü olup en bilinenleri bhakti yoga (sevgi yogası), ashtanga yoga, karma yoga (eylem yogası), jhane yoga (bilgi yogası), samkhya, laya, raja, kundalini yoga,yin yoga, gebelik yogası ve hatha yogadır (9,10,11). Genellikle Batı’da özellikle Amerika’da öğretilen uygulanan vücudun duruş şekilleri, eğitimin daha sonraki aşamalarında gevşeme ile birleştirilerek, vücudu düzgün ve esnek hale getirmek üzere planlanmış egzersizlerden oluşan hatha yogadır (12).

    Yoga fizyolojik, nörofizyolojik etkiyle ß-endorfin salınımı ve beyin nörotransmiter düzeyinde değişikliğe sebep olur. Yogada gevşeme cevabı ile fizyolojik de-aktivasyon cevap parasempatik aktiviteyi harekete geçirerek özelikle duygusal değişimleri etkileyen dopamin ve seratonin salınımı yapıp gevşeme sağlar ve böylece stres üzerinde olumlu etki oluşur (6,13). Yoga; sağlıklı bireyler üzerinde olduğu kadar, kronik kalp hastalıkları, hipertansiyon, diyabet, astım, multiple skleroz gibi çeşitli hastalıklarda, yorgunluk, ağrı, kas spazmı, uyku, depresyon gibi şikayetler olduğunda ve gebelik döneminde uygulandığında başarılı sonuçlar elde edilmiştir (14,15,16,17,18,19,20,21,22)

    Gebelikte Yoga

    Birçok alanda yapılan yoga uygulaması gebelikte de 20 yy’dan bu yana yapılmaktadır. Gebeliğinde düzenli yoga yapan kadınların daha az gebelik rahatsızlıkları, stres, endişe, depresyon, uyku bölünmeleri yaşadıkları saptanmıştır (23,24,25,26,27). Bilindiği üzere gebelik doğal bir süreç olmakla birlikte, fizyolojik ve psikososyal dengenin değişmesi, yaşamdaki rollerin farklılaşması, yeni değişen role adapte olma gebe ve çevresi için biyo-psikososyal uyum gerektirmektedir (28,29,30,31,32). Gebelikteki değişiklikler ve davranış biçimleri, gebelik sonuçlarını, fetüsü, anneyi hem fizyolojik hem psikolojik olarak etkiler (33,34). Ayrıca anne ve baba adayının yaşam şekli gelişmekte olan bebeği etkilediğinden çocuk sahibi olmaya karar veren çiftler yaşam şekillerini gözden geçirip düzenlemesi gerekir (35). Bu açıdan yoganın bütüncül yaklaşımı; gebelik öncesinde yoga üreme sağlığını optimize ederek gebe kalma şansını artırmada, gebelikte, doğumda ve sonrası süreçte ortaya çıkan gereksinimleri karşılamada önemli bir yöntemdir (2,36). Yoga, uterus ve perine kaslarını güçlendirmek ve omurgayı desteklemenin yanında zayıf kan dolaşımı, kan basıncı dalgalanmaları, aşırı kilo alımı, yorgunluk, ödem ve idrar problemleri gibi gebeliğin yaygın sorunları ile başa çıkmakta etkili olmaktadır. Asanaların doğasında olan disiplin ve zihinsel rahatlık oluşturma becerisi, doğum eyleminde vücudun kasılmaları daha az endişeyle karşılamasını, her bir kasılma arasında rahatlamanın ve kendini bırakmanın daha kolay olmasını sağlar (2). Gebelik döneminde yoga asanaları, uygulanabilirliği açısından gebelik haftasına göre üç bölümde düzenlenerek uygulanır (2). Bu bölümler;

    Erken gebelik haftasında yoga meditasyon (ilk 16 hafta); bu dönemde çoğunlukla gevşeme ve nefes farkındalığı uygulamalarına ağırlık verilir. Bu dönemde amaç yeni başlayan gebelere yogayı öğretmek değil, gebelik ve doğuma karşı belli bir tutum kazandırmak ve uygun uygulamalara doğru yönlendirmektir (11). Gebeliğin erken haftalarında yoga uygulaması ortalama 45 dakika kadar sürebilir. Bu süre içinde beş dakika nefes çalışmasına, 25 dakika yoga asanalarına, 15 dakika anne bebek iletişimine ve meditasyona ayrılabilir (2).

    Orta gebelik haftasında yoga (16-34. haftalar arası); bu dönemde büyüyen bebek ve uterusa bağlı olarak sırt üstü yatmak çok sıkıntı verebilir. Ağırlık artışı postürü etkileyebilir, omurga ve bacaklar üzerine olan basıncı artırabilir. Bu nedenle daha çok yerde yapılan asanalara ağırlık verilir. Orta gebelik haftasında yoga uygulaması ortalama bir saat kadar sürebilir. Bu bir saat içinde beş dakika nefes çalışmasına, 40 dakika yoga asanalarına, 15 dakika anne bebek iletişimine ve meditasyona ayrılabilir (2).

    Geç gebelik haftasında yoga (34. hafta ve sonrası); gebelik döneminin son haftalarında, gebenin rahatını sağlamak, doğuma ruhsal, bedensel ve zihinsel olarak hazırlamak ve bebeğin doğru pozisyonda doğum kanalına yerleşmesini desteklemek hedeflenir (2). Bu dönemde gebeye doğumda kullanabileceği nefes egzersizleri ve yoga asanaları öğretilebilir. Bu dönemde asanalar arası geçişler daha yavaş olmalı ve dinlenme araları verilmelidir. Gebeliğin son haftalarında yoga uygulaması ortalama 40 dakika kadar sürebilir. Bu süre içinde 5 dakika nefes çalışmasına, 20 dakika yoga asanalarına, 15 dakika anne bebek iletişime ve meditasyona ayrılabilir (2).

    Yogadaki meditasyon uygulamasının, kişinin baskı ve gerginliğinin giderilmesini, benliğin gelişmesini sevgi ve şefkat duygularının artmasını aynı zamanda daha coşkulu, huzurlu ve mutlu olmasını sağladığı belirtilmektedir (11,37). Gebelik sırasında yapılan yoganın, kasları etkin hale getirmek, gevşemeyi sağlamak, doğum eyleminin sağlıklı ilerlemesine imkan vermek, uterusa ve bebeğe kan akışını rahatlatmak, doğum ağrısı ile birlikteliği sağlamak, içgüdü ve sezgileri harekete geçirmek, anne bebek iletişimini güçlendirmek, kadının kendi bedenine güveni yükseltmek, doğum korkusu ve stresini azaltmak başta olmak üzere pek çok yararı olduğu ifade edilmektedir (2,3,11). Yoganın yararlı etkilerini öne süren kanıtları ortaya koyan çalışmaların sayısı son dönemlerde artmaya devam etmektedir.

    Yoganın gebelikte psikolojik etkileri

    Gebelik kadın hayatında olumlu duyguların yaşandığı, manevi olarak doyum sağlanan mutluluk dönemi olmasının yanında stres, endişe, kaygılı bekleyiş, aşırı yüklenme gibi olumsuz ruhsal duygulanımların yaşanabileceği bir dönemdir (38). Bundan dolayı gebelik, nispeten stresli bir süreçtir. Bu sürece etki eden en temel iki unsur endokrin fizyolojisindeki değişimler sonucu hormonlarda meydana gelen fizyolojik ve psikolojik farklılıklar ile kadının yaşantı akışında süregelen yeniliklerden kaynaklanan durumlardır.

    Gebelik döneminde algılanan stresle ilgili Satyapriya ve arkadaşlarının 2009’da yaptığı çalışmada yoga ve derin relaksasyon tekniğiyle standart prenatal egzersizler karşılaştırılmış; çalışma sonunda yoga grubunda anlamlı derecede azalma görülürken, kontrol grubunda stres %6,60 oranında arttığı saptanmıştır (39). Chen ve arkadaşlarının yaptığı başka bir çalışmada ise prenatal yoga ile rutin prenatal bakım karşılaştırılıp, stres üzerine etkilerine bakılmıştır; yoga grubundaki gebelerin stres seviyelerinin kontrol grubuna göre anlamlı derecede azaldığı saptanmıştır (40). Randomize kontrollü bir çalışmada yoganın psikososyal iyilik halini olumlu etkilediği ve başka bir derlemede ve diğer çalışmalarda ise gebelik yogasının gebenin yaşam kalitesi yükselttiği, stresi azalttığı bulunmuştur (24,41,42,43). Depresyon, gebelikte yaygın olup, kadınların %10-49’unu etkilemektedir (44,45). Khalajzadeh ve arkadaşları tarafından yapılan çalışmada 2. ve 3. trimester gebelere 8 hafta, haftada 2 gün ve 60 dakika uygulanan yoga sonrası deney grubunda endişenin daha düşük olduğu saptanmış, yoganın gebelikte endişeyi azaltmak için etkili bir yöntem olduğu bildirilmiştir (46). Yapılan başka bir çalışmada ise yoga ve sosyal destek kontrol grubunun, prenatal depresyon, endişe üzerine etkilerine bakılmış, çalışma sonunda, her iki grupta da iyileşme görülmüştür; ancak yoga grubunun destek grubuyla karşılaştırıldığında, daha az depresyon, endişe, öfke, bacak ve bel ağrısı olduğu saptanmıştır (47). Sistematik bir derlemede yoganın ağrı ve stresi azalttığı ayrıca standart prenatal egzersizlerden ve yürüyüşten daha etkili olduğu belirtilmiştir (48). Battle ve arkadaşları tarafından yapılan çalışma sonucunda yoganın depresyon şiddetini önemli ölçüde azalttığı ve uygulanabilir bir yöntem olduğu görülmüştür (49). Davis ve arkadaşlarının çalışmasında yoga terapiyle standart tedavi karşılaştırılmış ve bunların depresyon ve endişe üzerine etkilerine bakılmış; iki grubun da depresyon ve endişe belirtilerinin anlamlı bir şekilde azalttığı bulunmuştur ama gruplar kendi aralarında karşılaştırılınca anlamlı bir fark görülmemiştir (50). Prenatal hatha yoganın, standart bakımla karşılaştırıldığı çalışmada, depresyon belirtileri gebelikte ve doğum sonrası dönemde değerlendirilmiş; yoganın o an ki ruh halini iyileştirdiği saptanmıştır (51). Yapılan çalışmalarda egzersiz yapan, gevşeme egzersizleri yapan gebelerde prenatal bağlanma düzeyinin daha yüksek olduğu belirtilmektedir (52,53).

    Yoganın gebelikte fizyolojik etkileri

    Gebelikte ortaya çıkan, kalp debisi, kalp hızı ve plazma hacmindeki artış gibi doğal fizyolojik adaptasyonlar gerçekleşir. Derin nefes alma olarak da bilinen, pranayamik solunum, nefes alıp verme hareketinin gönüllü bir manipülasyonu olarak tanımlanır ve yoga uygulamasının temel taşı olarak kullanılır. Yavaş, kasıtlı, derin nefes alma çoğunlukla akciğer dokusunun ve vagal sinirlerin gerilmesi ile parasempatik sinir sistemini harekete geçirir. Bu, kalp hızında, kan basıncında, metabolizma hızında ve oksijen tüketiminde azalma ile karakterize fizyolojik bir tepkiye yol açar (54).

    Sun ve arkadaşlarının çalışmasında, primipar gebelerde yoga egzersizleriyle, kontrol grubu karşılaştırması yapılmış; yoga grubu kontrol grubuna göre anlamlı derecede daha az gebelik rahatsızlığı bildirilmiştir (55). Yi-Chin ve Ya- Chi’nin yaptığı çalışmada yoga programının, maternal rahatsızlıkları önemli derecede azalttığı, Vogler ve arkadaşlarının çalışmasında yoganın, fiziksel iyilik halini arttırdığı, Jiang ve arkadaşlarının başka bir çalışmasında ise gebelikte görülen prenatal rahatsızlıkları hafiflettiği ifade edilmiştir (48,55,56).

    Gebelikte uyku bozuklukları sıktır ve çoğunlukla göz ardı edilmekle birlikte erken doğum ve preeklampsi gibi istenmeyen gebelik sonuçlarıyla ilişkilendirilebilir (57). Uyku değişiklikleri yalnızca hamilelikteki fizyolojik değişikliklerden değil, doğum ve ebeveynlik beklentisiyle ortaya çıkan endişeden etkilenebilir. Beddoe ve arkadaşları yürüttükleri pilot bir çalışmada, ikinci trimesterde yogaya başlandığında uyku parametlerinde anlamlı bir iyileşme olduğu ifade edilmiştir (58).

    Gebeliğe bağlı bel ağrısı ve pelvik ağrı, gebe kadınların yaklaşık olarak %50’sini etkileyen önemli bir problemdir (59,60). Bu gebelerin yaklaşık %25’i şiddetli ağrıya çekerken, %8’i gebelik boyunca ağır dizabiliteye sahiptir (61). Yoganın gebeliğe bağlı lumbar ve pelvik ağrıya etkisini araştıran bir randomize kontrollü çalışmaya ulaşılmış olup, yapılan çalışmada hatha yoga egzersizleriyle, duruş egzersizleri karşılaştırılmış; yoganın, duruş egzersizlerine göre lumbopelvik ağrı şiddetini azaltmada daha etkili olduğu görülmüştür (62).

    Prenatal hatha yoganın, standart bakımla karşılaştırıldığı çalışmada, egzersizlerin kortizol seviyesi üzerine etkilerine bakıldığında yoganın kortizol düzeyini anlamlı derecede azalttığı saptanmıştır (51).

    Yoganın riskli gebelik etkileri

    “Yüksek” veya “düşük” riskli gebelik arasında ayırt edilecek belirgin bir kriter yoktur; bununla birlikte, annenin veya fetüsün yaşamına tehdit oluşturabilecek maternal ve/veya fetal durumların olduğu gebelikler “yüksek” riskli gebelik olarak kabul edilir (63). Gebelik komplikasyonları nedeniyle her yıl yarım milyondan fazla kadın ölmektedir (64). Gebelikte tedavi edilmeyen psikopatolojilerin yetersiz kilo alımı, preeklampsi, erken doğum gibi sağlık problemlerine yol açabileceği bilinmektedir. Javnbakht ve arkadaşları yaptığı çalışmada, yoga grubunda endişe ve depresyon durumlarının azaldığını ve medikal tedaviye alternatif olarak kullanılabileceğini belirtmiştir (65). Yüksek riskli gebelerde yapılan randomize kontrollü çalışmada, kontrol grubu standart bakım ve geleneksel antenatal egzersiz alırken; deney grubu standart bakıma ek olarak haftada üç gün günde bir saatlik yoga seansı uygulayarak izlenmiştir. Yoga grubunda, gebeliğe bağlı hipertansiyon, preeklampsi, gestasyonel diyabet ve intrauterin büyüme geriliği vakaları, gebelik haftasına göre küçük bebek ve düşük APGAR skora sahip bebek önemli derecede az görülmüştür (66).

    Rakhshani ve arkadaşlarının yüksek riskli gebelerde yaptığı başka bir çalışmada ise yoganın fetal dolaşım üzerine etkilerine bakılmıştır. Çalışma sonunda, yoganın biparyetal çap, baş çevresi, femur uzunluğu ve tahmini fetüs ağırlığında anlamlı yüksek sonuçlar elde edilmiştir. Bir meta-analiz çalışmasında 6 tane randomize kontrollü çalışmanın değerlendirilmesi sonucu prenatal yoga uygulamasının depresyon tanısı alan gebelerde depresif belirtilerin azaltılmasında önemli derecede etkili olduğu belirtilmiştir (67). Youngwanichsetha ve arkadaşları tarafından yüksek riskli gebelerde yapılan çalışmada da gestasyonel diyabet olan gebe kadınlarda yoga ile dikkatli yemenin kanda glukoz düzeyi üzerine etkilerine bakılmış; yoga grubunda açlık kan şekerinde, postprandial glukoz seviyesinde ve HbA1c seviyesinde anlamlı derecede azalma görülmüştür (68). Başka bir çalışmada ise yüksek riskli gebelerde basit meditasyona yönelik yoga ile standart bakıma ek olarak yürüme egzersizlerinin yapıldığı grup karşılaştırılmıştır. Çalışma sonunda ürik asit düzeyleri ve trombosit sayıları iki grupta da normal sınırlar içinde yer alırken; yoga grubunda, preeklampsi geçiren gebe sayısı anlamlı derecede az olduğu belirtilmiştir (69).

    Yoganın doğum üzerine etkileri

    Doğum ağrısı, her anneye özgü olarak bilinir ve karmaşık ve çok yönlü bir olaydır (70). Doğum ağrısı için önerilen yöntemler farmakolojik ve nonfarmakolojik olarak ikiye ayrılmakta ve tercih edilirken de öncellikle güvenilir, basit, ulaşılabilir ve anne bebek fizyolojisine zarar vermemesi özellikleri göz önünde bulundurulur (71). Bu bağlamda solunum rahatlama, egzersiz ve derin gevşemeyi kapsayan yoga uygulamasının doğum üzerine etkilerini inceleyen çalışmalar yapılmıştır. Yoganın doğum ağrısına etkisini araştıran çalışmada; yoga programı uygulanan gebelerin, kontrol grubuna kıyasla doğum boyunca ve doğumdan 2 saat sonrasına kadar daha yüksek maternal rahatlık hissettiği ve daha az ağrı çektiği, doğumun toplam süresinde anlamlı azalma olduğu saptanmıştır. Ayrıca yoga grubunda doğum ağrısı çeken kadınlar anlamlı derecede daha az olduğu belirtilmiştir (72). Yapılan başka bir randomize kontrollü çalışmada ise, antenatal yoga programı ile kontrol grubu karşılaştırılmıştır. Servikal dilatasyon 3-4 cm’ye ulaştığında ve doğumdan 2 saat sonra deney grubunda hissedilen ağrı anlamlı derecede az bulunmuştur. Ayrıca, deney grubunda doğum süresi daha kısa saptanmıştır (73). Narendran ve arkadaşları tarafından yapılan çalışmada, yoga egzersizleri, nefes teknikleri ve meditasyon alan grupla, günde 2 defa 30 dakika yürüyen kontrol grubu değerlendirilmiştir. Yoga grubunda 2500 gr veya daha yüksek doğum ağırlığına sahip kişi sayısının kontrol grubuna göre anlamlı derecede fazla ve erken doğum, intrauterin büyüme geriliği ve gebeliğe bağlı hipertansiyon oranlarının anlamlı derecede az olduğu görülmüştür (74).

    Yoganın doğum sonrası dönem üzerine etkileri

    Gebelikte yaşanan bazı durumların eskiye döndüğü bazı durumların ise geliştiği süreçte endokrin sistemde artan östrojen, progesteron, kortizon düzeyleri normal seviyelerine inerken, prolaktin düzeyinin artması bunun yanında annenin yeni rollerin ve sorumluluklarına geçişi zor bir yaşam dönemi oluşturmaktadır. Birçok kadın, bu dönemde ortaya çıkan fizyolojik, psikolojik ve sosyal değişimlere kolaylıkla uyum sağlarken uyum sağlamakta zorlanan, sağlayamayan kadınlarda farklı duygusal sorunlar yaşayabilmektedir (75).

    Yoganın doğum sonrası etkileri hakkında literatüre baktığımızda, gebeliğe oranla doğumla ilişkili araştırmalar da olduğu gibi daha az sayıda olduğu görülmektedir. Ko ve arkadaşlarının çalışmasında; depresyonda, vücut ağırlığında, vücut yağ oranında, yağ kütlesinde anlamlı düşüş görülürken, yorgunluk belirtilerinde anlamlı bir fark gözlenmemiştir (76). Buttner ve arkadaşları tarafından yapılan çalışmada yoganın doğum sonrası depresyon üzerine etkilerine bakılmıştır; yoga grubundaki kadınlarda depresyon belirtileri anlamlı derecede düşük, endişe ölçümleri azalmış, iyilik hali ve yaşam kalitesindeki gelişmenin de anlamlı derecede hızlı olduğu görülmüştür (77).

    Gebelik, herhangi bir sağlık problemi olmasa bile stresli ve karmaşık bir süreçtir. Literatürdeki çalışmalara baktığımızda sonuç olarak, yoganın algılanan stresi azalttığı ve bu nedenle de stresle ilişkili komplikasyonlardan korunmada etkili olduğu; sağlığı yükselttiği, olumlu etkilediği, anne bebek bağlanmasını arttırdığı, gebelikte yaşanan fiziksel, bedensel ve ruhsal sağlıktaki değişime bağlı uykusuzluğa, bel ve bacak ağrılarına olumlu etki ettiği görülmektedir.

    Kaynak: Alkan E, Ozcoban F A. Effect of Yoga on Pregnancy, Delivery and Birth Outcomes. Smyrna Tıp Dergisi -64- 2017

    Devamını Oku